CLICK HERE FOR THOUSANDS OF FREE BLOGGER TEMPLATES »

16 Aralık 2009 Çarşamba

Arkadaşlarla haftasonu...

Cumartesi, Emir ve İrem’in doğumgününe gittim.
Nehirle benim doğum günümü kutladığım "Portakal Parti Evi” ndeydi doğumgünleri. Yine ikramlar ve ev sahibelerimizin güleryüzü, ilgisi inanılmazdı. Bizi unutmamışlar :)

Geçen sefer keşfettiğim oyuncaklara yenilerini ekledim.
Kimi zaman bir asker oldum.

Kimi zaman bir şövalye.

Kimi zaman aldım elime gitarı şenlendirdim ortalığı.

Yeni arkadaşlar bana özel ilgi gösterdiler.

İrem ve Emir pastalarının mumlarını üflerlerken maytapı tutmaya çalışıp elimi yakmama rağmen neşemden birşey kaybetmeden oynamaya devam ettim.

Nehir incik boncukları görünce dayanamıyıp hepsini takmak istedi.

Uraslara beraber ona yadım edelim dedik.

Bir ara baktım Uras Nehir’e sarılıyor.... “hoopp ne oluyoruz” dedim, kaldırdım yumruğumu.

Uras hemen yanıma geldi “abi, ayıp oluyor ama” deyip sarılıp öptü de barıştık.

Pazar Yiğit Can ile beraberdik.
Evin altını üstüne getirdik.
Sonra oturup hepberaber keyifli bir akşam yemeği yedik.
Haftasonlarını ve arkadaşlarımla olmayı çok seviyorum.

Yüzümde hep böyle bir gülümseme oluyor...



10 Aralık 2009 Perşembe

Terrible one, two,three...*

Türkçe meali; korkunç bir, iki, üç.
“Terrible two” yu duyduk da bu terrible one ve terrible three de nereden çıktı diye düşünüyorsanız, buyrun açılımı:
Terrible one:

İlgiyi, sürekli ellerinizden tutup beliniz kopana kadar evin içinde 1500 tur attırırarak, elindeki oyuncağı ile 2500 kere al-ver oynayarak, gece uyanıp oyun oynamak isteyerek sizden talep eder. Ağzımı kaparsam yemeğimi yemem, ya da “brüttt-dürttt- prrr” gibi sesler çıkarırsam yemeğim karşımdakinin üstüne püskürür, ağlarsam istediğimi yaparlar,deli gibi çığlık atabilirim gibi kendini ve istediklerini yaptırmayı keşfettiği bir döneme giren bu “terrible one”lar cinnet geçiren bir ebeveyni yeni kullanmaya başladığı anne-baba sözcükleriyle, yanağa kondurulan bir buseyle de anında yine kendi cephesine çekecek kadar kurnazdır.
Terrible one’ların bir diğer özelliği yeni yeni başlayan ilk adımlarıdır. Ki bu da sürekli peşinde koşturup “aman kafasını vurmasın, aman şunu kırmasın” şeklinde ekstra bir efor gerektirir. Geceleri sıkça uyanıp evebeyinlerinin uykusuz geceler sonunda telef olmasına sebep olsalar dahi kendileri enerjilerinden bir gıdım dahi kaybetmezler.

Terrible two:
Terrible kelimesinin hakkını verecek kadar korkunçturlar. Favori kelimeleri “hayıy” dır. Her türlü cümleyi olumsuz kullanabilme yeteneğine sahiptirler. Örneklerle ilerleyelim:
Ne yemek istersin?Yemiycem.
Giyinip dışarı çıkalım.Giyinmiycem.
Oyuncağını beğendin mi?Beğenmedim.
Bu cümlellere sıkça “istemiyorum, sevmiyorum, yapmıycam” kelimeler eşlik eder.
Tüm itirazlarla birlikte her işi kendileri yapmak isterler. “Kendim” kelimesi diğer bir favori kelimedir; Kendim yiycem, kendim fırçalıycam, ben çıkıcam, ben içicem. Hele bir müdehale etmeye kalkın. Çığlıkla karışık bir “yaaa bırakkkkk” isyanıyla karşı karşıya kalırsınız.
İstekleri emir olan “terrible two” ların isteklerini yerine getirmezseniz vay halinize. Kendini yere atmalar, elindeki oyuncağı etrafa fırlatmalar, eşyalar saldırmalar, kişilere saldırmalar, yakıp-yıkıp,kırıp dökmeler. Hele bir de ortamda bir “terrible two” ile birlikte “bir terrible one” var ise size şiddetle siper almanızı öneririm. Bir örnekle açıklayalım.
Terrible two kendi halinde elindeki oyuncakla oynamakta, terrible one merakla, terrible two’ya karşı ilerlemektedir. Elini atıp terrible two’nun oyuncağına dokunduğu anda olay kopar. Öncelikle tüm oyuncakların hakimi olan “terrible two” bağırmaya başlar “yaaa bırakkk benimmm”. Hiddetlenen terrible one da çığlığı basıp oyuncağa doğru tekrar hamle yapar. Terrible one’ın laftan anlamadığı gören terrible two şiddete yönelip terrible one’a doğru elindeki oyuncağı hışımla fırlatır. Bu saldırı büyükler tarafından engellense bile terrible two sinirini alamadığından ikinci bir atağa kalkarak elindeki başka bir oyuncağı fırlatmasıyla oda kapısın camı tuzla buz olur. Kısa süreli sükunet ve az buçuk korkmuşluk atlatıldıktan sonraki ilk cümle nedir biliyor musunuz?
“Anne ben camı kırdım!” yani yine “ben yaptım” olgusuna takılmıştır. Daha da fenası dalga geçer gibi yeni camı göstererek “çok güzel oldu” der.
Terrible two’ların bir diğer zorlayıcı yönleri bitip tükenmeyen enerjileridir. Dur durak bilmeden koşmaları, konuşmaları, hoplamaları zıplamaları tüm gün insanın peltesini çıkartır. Gece ise gün içinde yaşadıklarını gece rüyalarında yaşamaya devam ettiklerinden deriiin bir uyku ebeveyinlere haramdır. Bir gece “penguenli pasta” bir gece “iyki doğdun Uras” bir gece “gelmiycem” başka bir gece “anne elimde karınca var” gibi sayıklamalarla defalarca uyanabilir. Limit şu an için gecede 8 defadır.
Terrible two’ların tüm bu zorluklarına rağmen yeni kurmaya başladıkları cümlelerle çıldırttıkları anne-babalarını yumuşatma teknikleri çok meşhurdur. Ancak her geçen gün “korkunçluğun” şiddetinin artmasına bağlı olarak artık zaman zaman bu sevgi sözcükleri ya da şirinlik numaraları artık anne-babaya sökmemektedir.

Terrible three:
Sakin, normalde küçük şeylere sinirlenmeyen, gerekmedikçe bağırmayan “therrible three”, yukarda bahsi geçen iki canavar neticesinde artık kendini tanıyamaz hale gelmiştir.
Yukarıda bahsedilen geceler sonrasında uykusuzluk tavan yapmışken, iş ile ev arasında mekik dokuyup, eve geldiğinde tek kolu “terrible one” tek kolu “terrible two” tarafından çekiştirilip. Terrible one ile 1500 bel büktüren yürüyüş üstü terrible two ile atçılık oynayıp, yemek vaktinde terrible two’nun itirazlarıyla savaşıp, terrible one’ın ağzını açmaya çabalıyıp, püskürtmelere göğüs gerip, sonrasında oyuncak kavgasını ayırmaya çalışırken aldığı darbelere dayanan, sağında ve solunda camları sallayacak derecede çığlık atan canavarları nasıl susturacağını bilemeyen ve susturamayan, terrible one’ı terrible two’nun gazabından korumak için göbeği çatlayan, terrible two’ya “gecede 50 kere “yapma düşeceksin, yapma kıracaksın, yapma dökeceksin, yapma bozacaksın, yapma canı acır, yapma canım acıyor” diyen “terrible three”nin sonu nedir?
TERRİBLE yani KORKUNÇTUR!
Terrible three kendini tanıyamaz hale gelmiştir. Kendini “YAPMA dedimSANAAA! diye bağırırken, omuzlarından sıkarak tuttuğu terrible two’yu sarsarak,azarlarken ve hatta bu sıkı tutuşu canını acıtacak derecede yaparken, ceza verirken, güç savaşına girerken bulmaya başlar sıkça. Sinir hali geçip herşeye normale döndüğünde ise korkunç bir vicdan azabıdır geriye kalan. Tüm bunlar tekrarlanınca defalarca, önce oturup hüngür hüngür ağlarken bulur kendini terrible three... sonra da bu satırları yazarken.
Bir çeşit vicdan rahatlatması mısıdır, ya da benzer yaşanmışlıklar duymak isteği midir, bilinmez.
Tek bildiğim madem bu blog sizin için ve madem ilerde okuyacaksınız bu satırları siz küçük canavarlarım, zannetmeyin ki anneniz sizden şikayetçi. Evet kabul ediyorum, çok zorluyorsunuz çoğu zaman beni ama bilin ki herşeye rağmen çok ama çok seviyorum sizi...

*: Terrible: korkunç demek
“Terrible two” diğer bir deyişle “korkunç iki”, iki yaş ve civarındaki çocukların yaşadığı “iki yaş sendromu” olarak adlandırılan bir dönem.



glitter-graphics.com

02 Aralık 2009 Çarşamba

Hergün bayram olsa

Ayyy valla hergün bayram olsa... Bayram demek; büyükleri ziyarete gitmek, gittiğin yerden hediyeler almak, sürekli çikolata yemek ve en güzeli anne ve baban işe gitmeden hergün gezmek demekmiş...
Bayramın ilkgünü büyükleri ziyaret ettikten sonra, üçüncü ve dördüncü günü gezdim durdum.
Pazar günkü planımız Uraslar, Alyalar, Emir ve İremlerele birlikte Şile'ye gitmekti. Ancak pazar günü şakır şakır yağmur yağıp, arap kızı camdan bakınca programımızı İstanbul içine yönlendirdik. Annemin, internetteki "çocukla nerede rahat yemek yenir" araştırmaları sonucu Ataşehir Sahan'da karar kıldık. Oyun odası gerçekten pek çok çocuğa yetebilecek olan bu yerde ben çok eğlendim. Arkadaş bile edindim. Hatta onunla evcilik oynadım.
Çok kalabalık bir grup olmamıza rağmen hepimiz ayrı alanlarda oynadığımızdan Emir-İrem ve Urasla hiç resmim yok. Alyanın olduğu şu resim dışında hepimiz kendi halimizde takıldık.
Nehir de burada çok eğlendi, oyuncaklara tırmanıp kaydıraktan kaydı. Biz kendi halimizde eğlenirken, annemlerde rahat rahat yemeklerini yediler. (şşşttt abicim sen benim kız kardeşimin tepesinde ne arıyorsun? Almayayım aşağıya!!!)
Pazartesi günü ise havayı güzel görünce iptal ettiğimiz Şile programını yapmaya karar verdik. Baktım hava bol güneşli, taktığım gözlüğümü, bindim arabaya, çıktım yola...
Şileye varır varmaz ilk işimiz Urasla buraya geliş kararımızı kutlamak oldu. Hemen "timsah yürüyüşü" yaparak kutlama yaptık.

Baktık kumlar sıcak yayıldık iyice kumlara...
Sonra biraz oyuncaklarla oynadık,


Üst üste- alt alata yuvarlandık, hatta bir akadaş bile bulduk kendimze.



Nehir kendine kocaman bir köpek buldu, ve yanından ayrılmadı.

Anneler, oyuncak kavgası ve çıkan botlarımız dışında pek rahat ettiler...

Deniz kenarına kaçtığımızda, ya da kumlandığımızda iş babalara düştü...
Açık hava, kumlarala boğuşma derken dönüş yolundaki halimizi az çok tahmin etmişsinizdir :)

Yaaa hergün bayram olsa olmaz mı....


28 Kasım 2009 Cumartesi

İyi bayramlar

Neeeee bu bayram kuzu mu kesiliyor???

Yok Nehir'cim bağış yapıyoruz biz, dur bakiim cebimde biraz para olacaktı şimdi bulacağım...

O zaman yakanı düzelteyim de bayramlaşalım...


Gel ben de seni öpüp, bayramını kutlayayım....



Herkese iyi bayramlar :)





24 Kasım 2009 Salı

Doğumgünü partimiz



Bu pazar Efe Deniz 2 yaş için, Nehir 1 yaş için mum üfledi...
Aslında Nehir mumunu üfleyeli 15 gün oldu... Ve Efe Deniz'in mumunu üflemesinde daha 15 gün var.
Eee iki bıcırın arasında 11 ay olunca, 1er ay arayla doğumgünü kutlamak hele ki tüm arkadaşlarıyla pek de kolay olamayacağından, "bana neee ben ayrı doğum günü isteriimmm" diye tutturmalarına kadar ortak bir tarihde beraber kutlama kararı aldık bu iki yaramazın doğumgünlerini.

Uzuuun süren partievi araştırmalarım. Tam da hüsranla sonuçlandı derken "Portakal Parti Evi"ni buldum.
Ayyyy ne güzel bir yer burası
Bir kişinin zerafetini telefondan anlayabilir misiniz? Ben anladım. Diğer tüm partievlerinin aksine size "müşteri" muamelesinden çok "Konuğum" hissiyle konuşan Yeşim hanım, daha telefonda içimin rahatlamasını sağladı. Mekanını gördüğümde ise "işte bundan sonra bizim çocukların doğumgünü mekanı burasıdır" dedim kendi kendime. Kararımda yanılmadığımı da parti esnasında çok iyi anladım. Genelde anne-babalar çocuklarının doğumgününde hazırlıklar yüzünden, çocukların peşinde koşmaktan hem yorgun düşerler hem de partiden pek birşey anlamazlar.Oysa ,Yeşim hanım'ın güler yüzlü ev sahibeliği, ikramlarının lezzeti ve sunumundaki görsellik,


mekanın çocukların tam çıldaracağı oyuncaklarla dolu olması benim ve eşimin de keyifli bir parti geçirmemizi sağladı.


Efe Deniz evden çıkarken bana küstüğü için partinin en başında oldukça mahsundu.Bir süre yanlız kovboy olarak takıldı...


Ama zaman ilerledikçe o da tüm arkadaşlarıyla birlikte hem oyunlara daldı, hem de coştu.

İşte resimlerle doğumgünü partimiz:



Oooo ne çok yiyecek var böyle... Acaba hangisinden yesem?


Hey nehir demin içeride gördüm bir sürü yiyecek var, neden o plastik ekmeği kemiriyorsun???

Heyy Duru, Efe Deniz yokken şu kamyonla biz oynayalım mı???
Yaaa Efe Deniz onlar kız oyuncağı versene... Siz demin benim kamyonumla oynarken iyiydi dii mi?
Merhaba hoşgeldiniz, ürünleriniz alayım... Var mı benim gibi kasiyer ?

Kasayı boşaltan çete...

Nehir, bak böyle üfleyeceksin ppüffffff....



Veee pastamızı keselim...

Pastaya hücuummmmm!!!Soldan sağa:Alya,Emir, İrem, Duru, Yiğit Can, Efe Deniz


Anne çabuk çabuk yedir...Bir tane daha yiyeceğim çünkü!



Hadi dans edelim!!!


Babamın gözlere bak, benden çok oynayacak galiba arabamla?!?


Güzel arabaların güzel kızları çektiği tezi doğru galiba :)



Heyyy bakın ne buldumm ... ne buldum? ne? valla ben de anlamadım ama... neşeliyim baba...


Takımın diğer üyeleri firarda... sol baştan: Uras, Nehir, Efe Deniz, İrem, Emir...


Bi o yana emekle, bi bu yana emekle, bir o topla oyna, bir bu oyuncakla oyna... Offf yoruldum valla...

Ben de bittim Nehir, biraz masada oturup sütümü içeceğim...



ve hatta şu mindere biraz uzanacağım...

Neee parti bitti mi? Hayır...Siz şu bakışımı görüyor musunuz. Hadi eğlenceye devam...

glitter-graphics.com

13 Kasım 2009 Cuma

Efe Deniz'den inciler


-Nehir kaka yapmaya çalışmakta ancak çok zorlanmaktadır. suratı ıkınmaktan kıpkırmızı olmuştur.

Efe Deniz: Anne baak Nehir patliycaak.


- Filiz oturmaktadır. Efe Deniz burnunun dibine kadar sokulur çapkın bir ifadeyle: "senin gözlerin çok güzeel" der.

-Anne ve babasının aldığı oyuncakları şöyle bir elinde evirip çevirdikten sonra: "beğendim çok güzeelll" der


-Çikolata diye tutturmaktadır, anne "param yok" diyince cevap hemen gelir : "anne işe git!çikolata al!"


-Nehir ıslak mendilleri kutudan çıkarıp dağıtmaktadır. bizimki bağırır "nehir ellemee onlar paraa"


-Nehir kendi halinde oynamaktadır. Efe Deniz yaklaşır, Nehir'in yanağından bir makas alır ve "fıstık" der.


-Başka bir fıstık vakası: Anne botlarını çıkarmış dışarı çıkmak üzeredir. Ufaklık bir koşu gelip ayakkabı dolabını açar, topuklu ayakkabıları çıkarıp annesine uzatır. "Anne fıstıkları giy"


- Başparmağım nerdesin şarkısını kendine göre yorumlayarak evde dolaşır: "nerdeyim, burdayım"


- Hava kapalı, yağmur yağmaktadır. Uzun süre odalar arasında dolandıktan sonra derin bir "offff" ve arkasınan "çok sıkıldım" der.


-Elinde plastik bir kevgir, koca bir tahta kaşık ve pişmemiş makarnalar ile yemek yapmaktadır.

Kendi kendine konuşmaya başlar: "Ben yemek pişiriom, Nehir'e yediriom, nehir ye, ham, çok güzel, anneme yediriom, anne ye, hamm, çok güzel, ben de yiyom ( ve bütün çiğ makarnaları ağzına atıp afiyetle yer)


- Tabureye çıkmaya çalışmaktadır. Anne elini uzatınca hemen tepki verir "anne, bırak ben yapabilirim..." bir süre deneyi başaramayınca sanki anne hiç yardım teklif etmemiş gibi azarlar bir ifadeyle "anne yardım edebilirsin?


-Gözler kısılmış uyumak üzereyken ninni talebi gelir."Beni al"ı söyle. Anne düşünür taşınır ve sonunda anlar: "benim annem güzel annem BENİ AL kollarına..."


-Babasının çalışma odasına girmek istemektedir. Filiz girmek için babandan izin iste der.
Bizim ki seslenir "babaaa girebilirim?". Baba, annenden izin al der, bizimki bana döner "anne alabilirim?":)

-Bir konu için eşime seslenirim "hayatım gelebilir misin? İçerden cevap gelir "birazdan geliyorum" Efe Deniz lafa karışır "hayatım çabuk gel!"







12 Kasım 2009 Perşembe

Uras'ın doğum günü


8 Kasım pazar Uras'ın doğumgününe gittik.

Efe Denizle birlikte ortak bir günde kutlama kararımızdan dolayı ,Nehir'in de doğumgününü bu vesileyle tam da gününde Uras'la birlikte kutladık.

Yol boyunca hediyeyi eline alıp "iyi ki doğdun Uras" diyen bıcır , iş hediyeyi vermeye gelince hem hediyeyi zorla verdi hem de ağzından tek kelime çıkmadı.



Pasta üflerken Yasemin Nehir'i de unutmadı...


Beyler kendi aralarında oynarken...


Kızlar kibar kibar oturmuş sohbet etmekteydiler.





Keyifli geçen bir doğumgününün ardından eve döndüğümüzde iki bıcır da enerjilerinden birşey kaybetmemişlerdi




g

11 Kasım 2009 Çarşamba

Güzel kızım...


Öylesine korkuyordum zamansız kavuşmaktan sana...

Yine bekleyemedin zamanını ama...

1 ay önce bile olsa razıydım erken gelişine sağlıkla...

1 hafta sensiz geçti korkuyla,

Ama unuttum tüm korkularımı seni kollarıma aldığımda...

Ağladığında ağladım,

Güldüğünde bile ağladım aylarca,

Canımdan can koptu belirsiz zamanlarda...

Oysa şimdi herşey kalmış geride.

1 yaşını doldurmuş minik kalbim kasım sekizde.

İyi ki doğmuşsun minik kalbim,

Ben yaşadıkça, senindir hayatım da kalbim de...



18 Ekim 2009 Pazar

Resimler konuşsun

İstediğim kadar sıklıkla yazamadığımda kızıyorum kendime, sanki sizin güncenizden çalıyormuşum gibi hissediyorum.

Yine uzun zaman girdi araya...
Yazmak zor sıkıştırılmış zamanlarda.

E hal böyle olunca ben de dedim ki kendi kendime "sen sus hiçbirşey söyleme sen sus da resimler konuşsun :)"
Neler yaptık bu arada?
Bol bol arkadaşlarımızla vakit geçirdik;
4 kafadarlar Alya -Nehir; Uras- Efe Deniz kendi aralarında oynadılar...
Nehir ve Alya karşılıklı emeklediler. Cici cici oynadılar...
Uras ve Efe Deniz için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Onlar her zamanki gibi yaramazlık peşindeydiler...
İkinci bir su kuşu vakkası... Sularla heryerlerini ıslatmakla kalmayıp yerdeki suyu içmeye kalktılar. Neyse çocuklar özgür büyümeli değil mi??? Hem boşuna mı "kirlenmek güzeldir" sloganı var...
Bir başka gün iki Nehir arasında kaldı Efe Deniz. Biri 3 biri 2 biri 1 e yakın üç cocuğun kendi aralarında oynamalarını seyretmek gerçekten çok keyifliydi. Ama bir ara biz anneler 3 çocukulu olsaydık işte böyle olurdu diye düşünüp üç çocuklu annelere sabır diledik.
Bir başka gün ise Duru'nun doğum gününe gittik. Biz emeklerken bir de ne görelim...
Abim, bu kızları yanlız bırakmamak lazım deyip, o da başladı bizimle emeklemeye...
Emeklemek demişken, ben pek bir hızlandım... kedi gibi bir oraya bir buraya kaçıyorum.
hatta geçenlerde kaçıp koltuğun arkasına saklandım. Herkes oyun yapıyorum zannetti ama ben ilk saklanarak "tuvaletimi" yapma eylemimi gerçekleştirdim.
Abime gelince her geçen gün daha da yaramazlaşıyor.
Şu anda patlak bir kaşı, yarık bir gözü ve yaralı bir suratı var.
E bu ayakkabıları giyip evde koşmaya kalkarsa olacağı budur. Bu muzurluklarından sadece bir tanesi. Gün içerisinde öyle bir dur durak bilmeksizin deli fişek gibi koşturuyor ki gün sonunda zaman zaman böyle manzaralarla karşılaşabiliyoruz:
Bir de yakın plan görelim :)
Çok yakında abimden incilerle yine buradayız...

25 Eylül 2009 Cuma

Eylül esintileri


Annemin yokluğundan istifade geçtim klavyenin başına.
Ne yokluğu derseniz,annemi kaybetmemek için ona bir tatil verdik...
Neden mi?
İşte son zamanlardaki hayatımız;
"Neee sabah saat 07:00 mi oldu? Ama ben daha yarım saat önce uyudum, yaaa 15 dakika daha...zzzz...
Aman allahım geç kalacağım saat 07:30 olmuş... 15 dakikada hazırlanılıp çıkılır. 5 dakika rötarla işyerine varan annem, 08:05 itibariyle iş başı yapar. Süt izni sebebiyle saat 16:00'da çıktığından günlük işleri arasında sabah 10:30 civarı bizi arar ve 16:00da çıkıp soluğu parkta alır. Topuklu ayakkabılarıyla peşimde koşmaya çalışması ve omzundaki çantayı ikide birde düzeltmesi parkta öyle bir iğreti durur ki anlatamam. Ama o yine de umursamaz benim peşimde o spor aletinden bu salıncağa, şu çimenden bu havuza sürüklenir. En son noktaya geldiğinde "yeter Efe Deniz, oturmak istiyorum artık" dediğinde ise pat diye yere oturup "anne otur derim". Yere oturması pek mümkün olmayan annem muhtemelen içinden "la havle" çekerekten peşimde koşturmaya devam eder. Bir süre sonra "anne ufff" diyerek ayaklarını gösterip onu azad ederim. Böylelikle azapçeken ayaklar rahatlarken, kol kaslarının sırası gelmiştir.
Ufak tefek görüp de karamürsel sepeti sanmayın 11 ay farkımıza rağmen aramızda sadece 1 kilo fark kaldı. Nehir hanım bugüne bugün neredeyse 10 kg. Yaniii annemin kolları yaklaşık 5 dakikanın sonunda zonklamakta beli ise "yandım allah" sinyalleri vermektedir.
19:00 civarı eve dönüldükten sonra bir müddet salonda yuvarlanılıp oynanır. 19:30 itibariyle yemek savaşı başlar ve 20:30 a kadar sürebilen bu savaştan çoğunlukla Nehir ve ben galip çıkarız.
Sonra sırayla banyolarımızı yaparız. Ben genelde mızıkçılık yapıp Nehir benden sonra girerse tekrar yıkanmak için tutururum. Ve duşu iki de bir de açıp yeni giydiğim pijamalarımın ıslanmasına sebep olurum. Giyin soyun toparlan derken 21:00-21:30 olan saat nedeniyle uykuya doğru yolculuğumuz başlar. Anneme sarılıp yarım saat 45 dakikaiçinde yarı konuşa yarı ninni mırıldanarak uyurum. Eğer annem şanslıysa bu sırada Filiz ablam da Nehir'i uyutmuştur. 22:00 itibariyle rahatlayan annem zaten 23:00 civarında uyur kalır. Ta ki 00:30 itibariyle uyanan ve sonrasında her yarım saatte bir mızıldanmayı huy haline getiren kardeşim sayesinde ne uyduğunu anlar ne uyanıklığını. Sanki tüm bu mızıldanmalar yetmezmiş gibi son 1 aydır saat 04:00de uyanıp yaklaşık 06:30a kadar oynamaya başlayınca işler iyice çığrından çıktı. Çünkü senaryo bu noktada kendini tekrarlamaya başlar...
"Neee sabah saat 07:00 mi oldu? Ama ben daha yarım saat önce uyudum, yaaa 15 dakika daha...zzzz..

Uzun zamandır da bu yüzden uzun uzun yazamıyordu neler yaptığımızı. Hazır o yokken ben bahsedeyim bizdeki son gelişmelerden.


Ben 21 aylık oldum. Gördüğünüz gibi resmen küçük bir adamım :) Artık uzun cümleler kuruyorum. Mesela "anne , ben anneanneme gidicem" diyorum. Ya da yaptığım şeyleri hemen yaptıktan sonra söylüyorum. Mesela "osurdum :)"gibi. Hala komik bir adamım. Bir yere çarpınca "yuh be" garip bir durum karşısında "anam" yada biraz beklediğimde "patladım" diyiveriyorum.
Yardımsever bir çocuğum aynı zamanda. Annem masa kurarken tüm tabak-çatal-bıçakları ben taşıyorum. Ya da kardeşimin altını yıkadıklarında bana seslenip "Efe Denizz havlu" demeleri yetiyor. Yardımseverliğim kadar inat ettim mi karşımda duvar olsa yıkılıyor hele bir "hayıııyyy" dediysem bitti. Son zamanlardaki en favori kelimelerim "HAYIY ve BEn DE".
Büyüyorum. Bayramın ikinci günü ilk defa çişimi tuvalete yapacağım dedim ve yaptım. Aynı gün kuzenlerimle tanıştım. Büyük Defne küçük Yasemin. Yaseminle çok güzel oynadık. Hatta bir ara o Nehir ile ilgilenmeye başlayınca bastım yaygarayı "Yaseminnnn, hayıyyyy benle oyna"...
Nehir demişken onunla da daha iyi anlaşıyoruz artık. Beraber oyun oynamaya çalışıyoruz. O daha anlamadığı için ben ona "minik, ya da kuzum" diyorum. Onu kucağıma almayı, ya da sarılmayı çook seviyorum.
Her ne kadar ben ona sevgimi göstermeye çalıştıkça o beni itse, ya da öpmeye çalışınca dudağımı ısırsa bile.

E tabi arada abilik de taslıyorum. Bakınız aşağıda giydiği eteğin miniliğini test etmeye çalışırken :)
Bu arada benim minik kardeşim emeklemeye çalışıyor. Ama pek becerdiği söylenemez. galiba o da benim gibi çok kısa emekleyip yürüyecek. Ya da tembel çıkıp popo üstü oturacak ne bileyim.


Baksanıza pek emekleyecek gibi durmuyor değil mi? Neyse canım ne kadar geç ayaklanırsa annem için o kadar iyi. Tabii benim için de muzurluklarıma karışacak bir ortak istemem henüz.

Ihhhhhh..... ohhh beee.. adama bak. Sanki kendi klavyesi. Hele bir annem dönsün söyleyeceğim, hep kendi yazdı bana hiç yazdırmadı diye.
Ne yani küçüğüm diye benim de söylemek, yazmak istediklerim olamaz mı? Bi kere emeklemek isteyen kim? Nerden de uydurdu abim iki dakika da? ben oyuncaklara bakıp "del del" yapıyorum. Çok uzun süre söyleyince mutlaka bir şekilde o oyuncaklar benim yanıma geliyor.
Hem azıcık ayağa kalkıp adım atınca baktım pek bir sevindi herkes, ağırdan satıp alkışşş oyununu biraz daha sürdürmeye karar verdim.
Bir de şu annemi uyandırma konusundaki suçlamalara geleyim... Sen hiç diş çıkarma acısı yaşamadım abicim? huu kime söylüyo....
ya bırakkkk bırakkk benim klavyem, bana ne... ben de yazacağım....
Hayıyyyyy..... benimmmm....
pat-çat-ah -uhhh.....
sanırım annem tatili kısa kesecek....
sevgiler

Takmam kafama hiçbir şey tokadan başka...

sonunda saçlarım uzadı da ilk defa gerçek bir toka takabildim :)

Bu da profilden tokalı halim, taşdevrindeki "çakıl"a benzedim :)

23 Eylül 2009 Çarşamba

Punkçı'yız

punkçıyım...

punkçısın...

20 Eylül 2009 Pazar

Yazdan geriye kalan...bir kaç resim şimdi!

arkadaşlarla geçirilen keyifli anlar...
yayılmışım şezlonga, güneş damlar içime...


Önce hazırlık...


sonra suya dalış.Özgür kız nehir kimse müdehale etmeden yüzmek ister...



Koskoca bir yaz daha geçerken hayatımızdan,
yazdan kalma sımsıcak resimlere bakakaldım hayatımın hengamesi içinde...
sonra farkettim ki ;
geçen sadece yaz değil,
ömrümüz.
İşte bu yüzden sırf bu yüzden
daha çok resim daha az yazı ölüsüzleştirmek için anları...



18 Ağustos 2009 Salı

Nehir hayatı keşfediyor...




Resmime yaklaşın! Yaklaşın, yaklaşın!


Ne görüyorsunuz? Gülen gözlerimi mi? Yoksa gülen gözlerimin altındaki tırnak izlerini mi?


Kedi mi dediniz? Yanıldınız, aşağıda gördüğünüz şu melek suratlı şeytandan başkası değil bana bunu yapan.



Bi de artist artist dolanıp, bıcır bıcır konuşup herkesin sevgilisi olmuyor mu?!? Çıldırıyorum. Neyse tüm darbelere rağmen yıkılmadım ayaktayım...



Hatta gerçekten ayaktayım :) Biryerlere tutunup öylece duruyorum. Sonra "bammm" diye oturuyorum popo üstü.


Olsun hayatın güzelliklerini keşfetmeye başladım iyiden iyiye.
Ağustos başı dedemin doğum günüydü. Benim herzaman içtiğimden farklı bir süt denettiler bana.

Aslan sütü müymüş neymiş. Ben sütü sadece inek yapar zannediyordum ama aslan yapsa daha iyi galiba baksanıza dedemin parmağını yutacaktım neredeyse :)






Bir de araba diye birşey varmış. Çok konforlu. İçine oturuyorsun hiç yorulmadan seni istediğin yöne götürüyor. Ben de bu koşullar altında 3G teknolojisinin şarkısındaki nakaratı kendime uyarlayıp "arabayla gitmek varken dünyada yürümek niye" diye mırıldanıyorum.
Oyun kavramım melek yüzlü şeytan sayesinde gelişti :)

Asabi abim keyfi yerinde olduğunda ya da ceza alacağını hissettiğinde pek bir iyi geçiniyor benimle.

Zaman zaman masadan masaya oturup sohbet ediyoruz,



zaman zaman ise yastıklardan havuz yapıp içinde oynuyoruz.


Baktım abim koşturup, çoşmaya başlıyor, o zaman da çözümü babama sığınmakta buluyorum :)


Ama en keyif aldığım şey suda olmak ve yüzmek...hem de tek başıma :)



Dünyada keşfedecek daha çoook şey var. E haliye ben de diyorum ki "merak ne güzel şey, ne güzel şey merak". Çok yakında yeni keşiflerle sizlerleyim :)








05 Ağustos 2009 Çarşamba

Fotolarla ortaya karışık

Kenara çekilsene ben de gözükeyim... Neyse görürsün sen!!!






9. aya girmek üzereyim, içimdeki muzur kız hergeçen gün ortaya çıkıyor. Sürekli ayakta durmak öpücük atmak annemin takılarıyla oynamaya favorilerim. El sallıyorum ba-ba ,de-de gibi heceler çıkarıyorum. Müzik duyunca şarkı mırıldanıp sallanıyorum. Haliyle gün sonunda nerde bulursam orda yığılıp kalıyorum. Bakınız şekil 1A :)


Şekil 1A




20.aya gireceğim şu günlerde iyice sarışın oldum.Bakınız yukardaki efendi duran halim. Her gören saçlarımın bu kadar açılmış olmasına inanamıyor. Valla papatya suyu filan sürmüyoruz tamamen doğal bir açılma :)
Resimde efendiyim ama muzurluklara tam gaz devam. Zıplamadık koltuk, karıştırılmadık çekmece, ellenmedik eşya bırakmıyorum.İstediğim yapılmadı mı atıyorum kendimi yere öylece yatıyorum. Olmadı ısırıyorum.
Artık adımı sorduklarında söyleyebiliyorum. Bir de komik bir düz mantığım varmış (annem öyle söylüyor) Mesela üstüme yeni aldıkları bir thisirt giydiriyorlar, annem dön bir bakayım diyor. Ben de "dön" lafını duyunca kendi etrafımda 360 derece dönüyorum. Ya da puzzle yaparken "öyle değil çevir koy" diyor. Ben de elimi çevirip aynen dediğini yapıyorum. Dediklerini yapsan bi dert yapmasan bi dert nerde şimdi düz mantık anlayamadım...


Bilardo işte böyle oynanır!

Yazının sonu geldi anca kaydın aşşağı neyse ...İşte budur, kardeş kardeş poz verelim :)






glitter-graphics.com

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Neler yapıyoruz

Nehir:

Valla ben bu abimden çok çekmeye başladım. Adam bi yerinde durmuyor. Hal böyle olunca beni kendi halimde bırakıp hep onunla ilgileniyorlar. Baktım ki bu iş böyle gitmeyecek ben de başladım yaygaracı olmaya. Yemek yerken yüzüme gözüme bulaştırmaya, ayaklanmaya... İlgi ikiye bölününce bizimkisi pek bir bozuldu. Gelip ikide birde etrafındakileri ve beni tırmalamaya ve ısırmaya başladı. Ben durur muyum yakın markaj yakaladım mı, ben de yapışıyorum saçına başına :) İkimizin de en sakin en uyumlu olduğumuz yer havuz. Pek bir keyif alıyorum havuza gitmekten. Genelde güneş kremini vücuduma sürseler de bu krem benim en sevdiğim diş kaşıma aracım. Kremi elime alıp kuduruyorum :) Ama en sevdiğim şey yüzmek. Sudan hiç ama hiç çıkmak istemiyorum. Kısaca aşağıdaki resimde, "o bir küçük hanfendiii" gibi dursam da abimi örnek alarak büyüyorum.



Efe Deniz:

Kıza bak ya ,iki dakikada yine beni çekiştirmiş. Yok öyle kıskançlık filan, oyuncaklarımı vermiyorum çünkü onlar benim. Ben doğunca bana alındı. Ha annem-babam çok istiyorlarsa ona yenisini alsınlar. Mecbur muyum ben herşeyimi onunla paylaşmaya. Bak bi de benim thisirtümü giyip poz filan veriyor. Yine ısıracağım galiba... Ihhh ısıracağım mı dedim yok yok dişlerim kaşınıyor da ondan. Aman şurda iki satır kendimizden bahsedeceğiz yine ana konu küçük hanım oluverdi. Neyse siz onu bırakın da ben neler yapıyorum anlatayım. Konuşuyor gibiyim. Gibiyim diyorum çünkü 2 kelimeden oluşan cümleler kuruyorum. Ama tek tek kelimelerle istediğim herşeyi anlatabiliyorum. Mesela : anne, galk, del, vu,goy=anne kalk gel su koy, ya da baba, in araba ınnnn = baba inip arabaya binip gidelim :) birde sorulan sorulara yine tek kelimeyle cevap veriyorum; bisikletin nerde ? aşada=aşağıda, nasılsın? iim=iyiyim? Kalem koltuğun altında mı? yok...vs En komiği söylenen cümleleri tamamlamam. Bizimkiler "türküm" diyor ben heme peşinden "doğruyum" diyorum. Ya da annem "biir" diyor ben hemen "itii" diyorum. Sayıları biliyorum ama bizimkiler pek gaza gelmesinler diye henüz peşpeşe saymıyorum.


Bizim ufaklık bir konuda haklı. En iyi anlaştığımız yer havuz. Herkes kendi halinde. Benim arkadaşlarım da var,o yüzden pek muhattap olmuyoruz. Bütün gün havuzun içinde dolanıp, yüzme stilleri geliştirip duruyorum. Muzurluk konusuna gelince söylemem gerek var mı? Tabii ki tam gaz devam :)

Makinaya.... TAM İSABET


Anne:

İş hayatı sanki hiç ara vermemişim gibi kaldığı yerden devam. Zor olmuyor mu diye soruyorlar bana. Hem evet, hem hayır. Evet çünkü çook yorucu bir tempo oluştu hayatımda. İşten çıkıp çocukları ihmal etmemek adına onlarla yatana kadar kaliteli zaman geçirme çabası oldukça yıpratıcı. Süt izni sebebiyle 16:00da işten çıkıp afacanların yanında alıyorum soluğu ve bu tempo gece 22:00ye kadar sürüyor. Yani sabah 08:00-22:00 arası full time mesai. "vah vah" mı deniz? evet bence de vah ki ne vah! "onu iki çocuk yaparken düşünecektin" mi dediniz? Haklısınız, bu kısmı düşünmemişim.




Neyse işin bir de hayır kısmı var. İş hayatına dönmek, "eski" Başak'ı bulmamı sağladı. 2 yıldır sadece anne olan ve içindeki potansiyeli dışa vuramayan Başak geri geldi, sosyalleşti,kendine kahve molaları da olsa zaman ayıran biri oldu. Tabii bir de tüm gün çocuklarla olamayıp onları özleyince gün sonunda onlarla olan iletişimim çok daha iyi ve anlayışlı bir boyuta geldi.

Kısaca zaman daha hızlı akmaya başladı. Ama ben hala her anı dolu dolu yaşamaya çabalıyorum...




glitter-graphics.com

05 Temmuz 2009 Pazar

Çalışan anne olmak


Minik aşklarım,

Daha minicik bir mercimekken içimde, toz pembe hayaller kurmuştum ikiniz için de... Ama malesef ben, o şenşakrak ortalıkta gezinen, her türlü aktiviteye katılan, çocuk da yaparım kariyer de diyerek işine gidebilen annelerden olamadım. Her iki hamilelik sürecimde toplamda bir yıla yakın süre yattım salondaki uzun koltukta...Yanlış anlamayın her türlü zorluğa değersiniz ikiniz de. Ve hiç pişman değilim çektiğim tüm bu sıkıntılı günlerden...

2 yıl geçti tüm bu süre zarfında. Koskoca 2 yıl. Oğlum sen artık 1,5 yaşında büyümüş de küçülmüş bir adamsın.Söyleyemediğin kelime,anlatamadığın olay,beceremediğin muzurluk yok. Kızım sen de artık 8 aylık kendi poposu üstünde devrilmeden durabilen, hatta zaman zaman kendi ayakları üstünde bile duran, kendi kendini oyalayabilen minik bir lokumsun. Yani artık annenizin "anne" sıfatının yanına tekrardan "çalışan" sıfatını almasının zamanıdır. Belki evde olmadığım için biraz bozulup, darılacaksınız bana. Ama inanın hiçbir anne çocuklarını bırakıp da işe gitmekten keyif almaz. Her anne için dünyadaki en değerli varlık çocuklarıdır. İşte bu en değerli varlıkların geleceği için anneler işe gider. Yarın sizlerden ayrı geçireceğim ve iki yıl aradan sonra iş hayatına döneceğim ilk gün. Umarım hepimiz için sorunsuz geçer ve umarım yaşınız ilerlediğinde beni anlarsınız. Sizi çok seviyorum ve ilerde iş hayatınız başlamadan aşağıdaki Aziz Nesin'in şiirini hatırlamanızı diliyorum...


Diyelim ıslık çalacaksın ıslık
Sen ıslık çalınca
Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes
Kimse çalamamalı senin gibi güzel


Örneğin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın
Senden önce kimse saymamış olmalı
Senin saydığın gibi doğru ve güzel
Hem dalgaları hem saymasını severek


De ki sinek avlıyorsun sinek
En usta sinek avcısı olmalısın
Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta
Örgüt yoksa seninle başlamalı


Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun
Düşün düşünebildiğince üç boyutlu
Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya
Sanki senden önce düşünen hiç olmamış


Dalga mı geçiyorsun düşler mi kuruyorsun
Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum
Düşlerini som somut görüp şaşsınlar
Böyle bir dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler


Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum
Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz
De ki bütün işe yarayanlar
İşe yaramaz sanılanlardan çıkar


29 Haziran 2009 Pazartesi

2 yıldan sonra tatil


2007 yazında EfeDeniz'in , 2008'de Nehir'in doğum tehlikesi derken kumu ve denizi unutmuştuk resmen.
2009un yazını iple çektik bu yüzden. Ha biri 7 aylık, biri 18 aylık iki bıcırla ne kadar tatil olur diyorsanız, buyurun detaylar;
İlk korkumuz arabaya nasıl sığacağımız yönündeydi. Bavulları kargoyla yolladıktan sonra, arabanın bagajında 2 adet bebek arabası, bir adet ikea mama sandalyesi, bir adet oyun parkı, bir adet yedek mama çantası, bir adet yedek kıyafet çantası, arabanın içinde, ayaklarımızın altında bir adet mama ve ihtiyaç çantası, bir adet oyuncak çantası, bir adet ilaç çantası ve kendimize ait eşya çantaları olmak üzere "bir vosvosa 4 fili nasıl bindirirsin misali"yola çıktık. İkinci korkumuz ise İzmir'e kadar sürecek yolculuğumuzda o kadar saat Efe Deniz'i nasıl zaptedeceğimizdi. Elimizin altında her türlü mama ve kriz yönetimi için ise meyve suyu ve en önemli kurtarıcımız "lolipop" vardı. Bol bol mola da veripnce, son bir kaç saat dışında çok mızıldanmadı çocuklar. İlk gece halamızda misafirdik. Halamız,ve kuzenler hasret giderdi. İkinci günün sabahı "Ürkmez'e" doğru yola çıktık. 45 dakika sonra babanne ve dedenin yanında, yazlıktaydık. Efe Deniz bahçe ve hortumu görür görmez mest oldu zaten.
İlk defa denizle tanışan bıcırlar denizi çok sevdiler. Karada olduğu kadar,
şşşşttt çekmesene böyle cıbıldak cıbıldak...
deniz soğuk olmasına rağmen suda da oldukça keyifli vakit geçirdiler.
Gündüz vakti deniz kenarında yeterince suya doymamış gibi eve döndüğümüzde de şişme havuzda oynayıp durdular. İlk kelimesi (anne-baba haricinde) "araba" olan Efe Deniz'in tatilimiz boyunca araba aşkı görülmeye değerdi. Arbanın anahtarını isteyip , elinden yayakaldığı ilk kişiyle arabaya gidip, anahtarı kontağa sokup kendi kendine direksiyon çevirip bir yandan vites değiştirip "ınnn ınnn- düttt düttt" diyerekten araba sürüyormuş gibi yapması son günlerde artık hepimize fanalık getirdi :) Tatilimizin son günlerine yakın gelen, halamız, Ersin-Tuba ve Erkin sayesinde de mangal keyiflerimiz bir kat daha arttı.
Resmin köşesinde bir fare karpuz mu aşırıyor ne???...
Çocuklar da kuzenlerini çok ama çok sevdiler.
Tatilimiz Haziran başına denk geldiğinden heryer kapalıydı. Bu sebeple akşamları pek bir eğlencemiz olamadı. Açık olsaydı da iki çocukla kaç gece çıkabilirdik bilmiyorum. En büyük eğlencemiz bir gece Efe Deniz'in topuyla oynamak oldu :) Kısacık da olsa, çocuklarla birlikte geçirdiğimiz bu ilk tatil "unutulmaz anılar" arasında yerini aldı. Bu yazıyı okuyan İzmir'deki tüm sevdiklerimiz, hepinizi şimdiden özledik ve çok öpüyoruz.



04 Haziran 2009 Perşembe

Büyüyoruz


Zaman hızla akıp gidiyor... ve biz büyüyoruz...

Efe Deniz 18 aylık oldu.



1,5 yaşında küçük bir papağanımız var.
Ne söylersek arkamızdan tekrar ediyor. Büyüdükçe iyice komik bir adam oldu;
Yoldan eskici geçerken arkasından "eskijiii" diye bağıran, kapıyı çalıp açılmadığında bana dönüp manidar manidar bakaraktan "anahtar" diyen, yolda hapşıran birini gördüğünde hapşırma taklidi yapan, elinden birşey düşürdüğünde ya da kızdığında "aman bieee" diyen, apartman görevlimiz emine abla'ya ilk başta "emime" diyip sonra kısaltıp kısaca "emi" diye çağıran, Nehir'e "neni" diye seslenip şapur şupur kardeşini öpen, ayakkabısını çekecek ile giymeye çalışan, oyuncak bir araba bulduğunda "ınnnn... ınnnn diye motor sesi çıkarıp kornaya basıp düt düt diyen, herkesin terliğini ayırt edip ayağına kadar getiren, elimdeki mamalar yere döküldüğünde "anammm" diye tepki veren, ayağını burnuna götürüp "koku" diyen,"anneanne sana ne pişirsin?" dediğimiz de "pilaaaa" diye çıldıran, çokça bizi çıldırtan ama bir o kadar da şirinlikleriyle yaptıklarını unutturan, bir küçük adam oldu.



Nehir 7 aylık oldu olacak.
2 minik incimiz var. Henüz tam oturamıyor ama süper sürünüyor. O kadar ki, koyduğum yerle bulduğum yer arasında epey bir fark oluyor. Katı gıdalara geçtik ama pek iştahlı değil. Yine de yanaklardan ve boğumlardan anlaşılacağı üzere kilo sorunumuz yok. Büyüdükçe bana daha çok benzedi. Babaya da az çok benziyor. Agu budular tamam da Efe Deniz'de bu aylarda duyduğumuz "ba..ba, de... de" heceleri henüz çıkmadı. Biraz nazlı kızımız :) Saçımız az ama toka takmak için abimizin saldırılarına gözlerimizi kapatıp direniyoruz.





Ve ikisi artık iyice birbirlerinin farkındalar...


Efe Deniz, Nehirle oynamak için herşeyi yapıyor, atçılık bile oynuyorlar...


Nehir de kendini savunuyor.


Su kuşu sayımız havuz sezonunun açılmasıyla birlikte birden ikiye çıktı:
Büyük su kuşu,


küçük su kuşu;




Dedim ya büyüyoruz... ben de onlarla hergeçen gün bildiğim şeyleri yeniden keşfetmenin tadını çıkarmaya bakıyor, iş hayatına geri dönmeme 1 ay kala hergünün değerini bilmeye çalışıyorum...


06 Mayıs 2009 Çarşamba

Uras'larda


Yaseminler taşındı. Efe Deniz diliyle anlatırsak Uras ditti...

Kendi adıma üzüldüm çünkü Yasemin'in ve Uras'ın bu kadar yakınımda olması çok güzeldi. Yasemin bana, Uras ise Efe Deniz'e çok iyi bir arkadaş.
Yasemin adına sevindim çünkü az da olsa annesinin yakınına gittiği için yükü hafifledi. Uras adına da sevindim çünkü artık özgürce coşabileceği bir bahçeye sahip.

Geçtiğimiz pazar hepberaberdik.

Hava güzel olunca, mangal keyfi, çocukların özgürce oynayabilmeleri, şarap,bira, güneş batışı derken harika bir gün geçirdik.

Biz, yedik, içtik, sohbet edip çokça çocuklarla ilgili dertleşip bolca güldük...
Efe Deniz ve Uras özgürce coştular;

önce toprakları yere döktüler,


sonra döktükleri toprakların içine bulandılar,


çamura bulanınca hortumu keşfettiler,

çaktırmadan vanayı açıp,

suyla yıkanmaya kalktılar...
Sonra işi oyuna döküp, iyice azıttılar ve ortaya bu manzara çıktı: bknz; su kuşları. video

Tüm bunlar olurken Nehir yukardan sallanan yapraklarla eğlendi.


Gün sonuna gelindiğinde:


üstü kurutulmaya çalışılan kıyafetlerle dolu şemsiyenin altında...



... iki kafadar, bitmeyen enerjileriyle oturup kaldılar (ellere dikkat :) )




16 Nisan 2009 Perşembe

Yalancı Difteri



Haydaa yalancı içli köfte, yalancı tiramisudan sonra diferinin de mi yalancısı varmış demeyin, varmış...

Diğer adı "krup" olarak da bilinen bu solunum yolu rahatsızlığı 10 gününü yedi Efe Deniz'in. Geçen çarşamba, annem bu çocuk sıcak, galiba ateşi var dediğinde ufak ufak öksürüyordu . Aynı öksürük ertesi gün bir köpek havlaması ya da bozuk araba motorundan gelen seslere dönüşünce ve bizim bıcır nefes almak da da zorlanınca apar topar kendimizi doktora attık.
"Yalancı difteri, bu ara çok yaygın, hemen bir kortizonlu iğne yaptırıyoruz" dedi doktorumuz.
Sonrası 16. aya kadar tek ilaç kullanmamış oğlum bir nine gibi günde 3-5 ilaç alır oldu. Ağzını tüüm yemeklere kapadı ve bir hafta açmadı. Geceleri öksürdükçe defalarca ağlayarak uyandı. Anne olmadan uyumadı.Neyse ki salı sabahı "mamma, mamma" diye bağırarak uyanınca iyileştiğini anladık. Bir hafta boyunca minimum hareket eden, baygın baygın bakan, bir koltuktan diğer koltuğa gidip başını dayayan küçük adam bu süre zarfında harcayamadığı enerjiyi biriktirip biriktip iyileştiği ilk gün harcamaya kalkınca aynı günün akşamı hepimiz telef olduk. Kısaca anlayacağınız, gitti yalancı difteri geldi yalancı pehlivan :)


07 Nisan 2009 Salı

Güneşi görünce....

dışarı attık kendimizi, sanki çok evde otururmuşuz gibi :)

Önce cuma günü oyun grubu için Göztepe parkındaydık...




Efe Deniz, Uras, Emir (ki kendisi İrem'in arkasında kalmış) ve İrem, bir o yana bir bu yana sürükleyip durdular bizi...
Çok ama çok eğlendiler. E haliyle bu kadar eğlenince,




dönmeye kalktığımızda gözlerde yaş, kalplerde hüzün vardı :)


Pazar günü ise büyükkk blog buluşması için 2 defa organizasyon yapmaya çalıştığım ama türlü sebeplerle bir türlü gidemediğimiz mekan olan True Blue'daydık.
Nehir'in kankası olacağını düşündüğüm Duru (-ki siz onları bu ve şu yazımdan hatırlayacaksınız) ve ailesiyle beraberdik. Nehir-Duru tanışması çok sevimliydi.

Önce bir bakıştılar,

sonra yakınlaştılar,

ve sonra iyice kaynaştılar. Biz de hayran hayran bu iki bıcırı seyredip bol bol resimlerini çektik:)
Efe Deniz kızların rahatını bozmamak için özgür takıldı;Filiz ablasıyla,adım atılmadık köşe bırakmadı. Koşuşturdu, durdu...
Günün sonunda ise...
zaten kırmızı ve bronz olan yanaklarına bir de kırmızı burun eşlik ediyordu...

06 Nisan 2009 Pazartesi

Kimim ben...

Sevgili Yaprak beni sobelemiş. Konu zor, yazılacak çok şey olmasıyla bilgisayar başında az zaman geçirebilmemle orantılı birkaç cümleyle yerine getireyim görevimi.
31 yaşında ama hala çocuk, iki çocuklu ama hala "bu çocuklara benim mi"diyen, evli ama hala ilk günlerdeki heyecanı hisseden, anne ama hala annesinin minik kızı, çalışan ama 2 yıldır iş yerinden uzak... çokça heycanlı, çokça duygusal, çokça sıcakkanlı, az sportif, az feminen, eee pilav üstü kuruya döndü yazım. Yazamıyorum!!!Nedeni malum; Efe Deniz kucağımda :) Tuşları ondan uzak tutmak çook zor. Bu durumda ben de topu sizlere atarım : siz söyleyin bakalım kimim ben :)
Ve söyleyin bakalım kimsiniz siz, sevgili Zeynep, Pınar ve İlknur :)

glitter-graphics.com

05 Nisan 2009 Pazar

Uyku denince...

bazen düşünceli,
bazen serçe parmak havada uyurum...

bazen ise beni uyutmaya çalışanı uyuturum :)



03 Nisan 2009 Cuma

Bilgisayarınızın ayarlarıyla oynamayınız...

çünkü yanaklar orjinal kırmızıdır...

glitter-graphics.com

01 Nisan 2009 Çarşamba

Döndü...

Tam da bugün yakın arkadaşlarımdan biriyle döndü-dönmedi muhabbeti yapmışken, Efe Deniz 5,5 aylıkken döndüğü için daha 1 ayımız var diye düşünürken.... o da nesi??? Nehir yüzüstü yattığı yerde pat diye döndü. Tırınınım... ben bu filmi daha önce gördüğüm için bugün itibariyle işim daha da zorlaşacak, bana ve ruhuma hayırlı uğurlu olsun bari ne diyeyim :)

glitter-graphics.com

Ne olsam???

Gitarist mi???
Celo-can mı???

Barmen mi???



Bankacı mı???



Doğum günü süprizleri

GS'li babasını, Efe Deniz 10 numara yazan FB formasıyla kutladı ... ahh dede ahh yine yaptın yapacağını...
Esas süpriz ise eşimin ablasının (ablamızın) da bu doğumgününde bizlerle birlikte olabilmesi oldu...

glitter-graphics.com

19 Mart 2009 Perşembe

Efe Deniz 15 – Nehir ise 4 aylık





Daha doğrusu yandaki yaş çubuklarında yazana göre Efe Deniz 15 ay + 2 hafta Nehir ise 4 ay + 11 günlük. Bu bıcırlar büyüdükçe hayatımdaki güzellikler de büyüyor.

Efe Denizle başlayayım;
Öyle güzel “anne” diye sesleniyor ki, yaptığı her türlü yaramazlığı unutturuyor. Kelime haznesi çok gelişti: anne, baba,anneanne,dede,araba,bebe,nine,atta,bay bay,mama, meme,al, at,abi,atta en belirgin şekilde söyledikleri. Hele araba favori kelimesi döne döne araba diyor. Arabalara da bu yüzden bayılıyor.




Kendince geliştirdiği dilde söyledikleri ise ; Abba=abla, aç= aç,as; del=gel; agakkabı=ayakkabı; diy=giy; alla=allah; cice=çiçek; mamu=maymun; day=dayı; bi=bir; bua=su; bo=top; bippi=bitti, baa=balık. Ama ben en çok “şu” nasıl yapar dediğimde verdiği tepkileri seviyorum. Bu noktada bir video eklemek lazım ama henüz video’yu görünce taklitleri bıraktığından iş sizin hayal gücünüze kalacak;
Maymun nasıl yapar Efe Deniz? Kollar iki yana açılıp maymun gibi yaylanarak huh huh huh
Köpek nasıl yapar Efe Deniz? Vov vov (kısa ve net)
Kedi nasıl yapar Efe Deniz? Maavvv
Kuş nasıl yapar Efe Deniz? Tek el havaya kalkıp kuş uçuş taklidi yapılaraktan cik cik cik cik…
Balık nasıl yapar Efe Deniz?İki el yamuk yumuk yan yana birleştirilip balık yüzmesi taklit edilerekten gu (gluk gluk demek istemektedir)
Abla nasıl ağlıyor Efe Deniz? Elleriyle yüzünü kapatır ve üüüüü diye ağlama taklidi yapar.
Abla nasıl gülüyor Efe Deniz? Gözlerini kısıp, kahkahalar atar :)

Seçim döneminde olduğumuz şu günlerde yoldan geçen her müzikli seçim arabası Efe Deniz için dans demek. Favorimiz “rep” olduğundan en çok “selamı var kadıköy’ün” sloganında coşuyor ve geçen tüm arabalara bir aday edası ile el sallıyor :)
Oyun grubundaki arkadaşlarla sınırlı kalmayı sevmeyen paşamız dışarı da da yeni arkadaşlıklar ediniyor.
İstediklerini çok güzel yaptırtıyor. Beni elimden tutup banyonun önüne götürüp elektrik düğmesine doğru elimi kaldırıp aç diyor. Ben ışığı açar açmaz banyoya dalıp kirli sepetinden eline ne geçerse çamaşır makinasına atıp rasgele bir programı seçip makinayı çalıştırıyor. Makinanın başından zar zor alırsak bu sefer tuvalete tırmanıp defalaraca sifonu çekiyor. Aslında oyuncaklara hiç ihtiyacı yok çocukların ,banyo ve mutfak onların en büyük oyun alanları.
Kimi geceler,diş acısı, gaz sancısı gibi sebeplerden uyanıp beni ister oldu. Bü tür geceler çok zorlu geçiyor. Yüksek sesle ağlayan Efe Deniz’in sesine Nehir de uyanıyor. 1-2 saat içinde sakinleştirip Efe Deniz’i yatırdıktan yarım saat sonra Nehir yine uyanıyor ve sabah onlar sanki hiç uyanmamışlarcasına 8-9 dedin mi cin gibi kalkıveriyorlar. İşte böyle gecelerin sabahın da tam da güne sövecekken o günüe gülümseyerek başlamamı sağlayan yine Efe Deniz oluyor. Kardeşinin uyandığını duyup bizim odamıza koşan bıcır yatağa tırmanıp kolunu kardeşinin başının altına geçirip onu öpücüklere boğuyor. Eğer ağlıyorsa, memesini ağzına vermeye çalışıyor ya da çıngırağını sallayıp onu oynatmaya çabalıyor. Daha poposunda bezi ağzında emziği olan bu küçük- büyük adam ben abi oldum der gibi davranıyor…benim içimin yağları eriyor.
Gelelim Nehirimize;
Herşey yüzde yüz kesinleşmeden yazmak istemedim ama artık yazabilirim. Tahlil sonuçlarımız iyi çıktı. Her ne kadar sonuçların iyi çıktığını profesörün ağzından duyamamış olsak da elimizdeki kağıtlarda değerler normal görünüyor. Sonuçları neden profesörden duyamadığımızı , türkiyedeki sağlık sektöründeki eksiklikleri ve insan hayatının ne kadar ucuz olduğundan bu keyifli yazıda bahsetmeyeceğim. Haticeye değil neticeye bakıp sonuçlar iyi ya başka bir şey istemem deyip Nehir’den bahsedeceğim. Nehir bir süredir sesli kahkahalar atıyor. O kahkaha attıkça benim ömrüm uzuyor. Agu bugu şeklindeki kendi kendine konuşmalarının sonuna eklenen bu kahkahalar hepimizi güldürüyor. Uyku süreleri azalıp oyun ve ilgi bekleme süresi arttı. Bir de ilk defa kaşıkla beslenmeye başladı. İlk deneme pek hoşuna gitmese de daha sonraki seferlerde koca çanağı silip süpürmeye başladı.



Eee bu yanakların formunu korumak kolay değil :)








02 Mart 2009 Pazartesi

Kardeş sevgisi


Herkes küçük adam kardeşini kıskanır mı diye düşünürken bizim bıcır kardeşini bir sevdi bir sevdi ki sormayın...

26 Şubat 2009 Perşembe

Resimlerle ortaya karışık

Son oyun grubu bizim evdeydi. Aramıza yeni bıcırların da katılımıyla afacan sayımız 4'den 6 ya yükseldi.(soldan sağa: Efe Deniz-ben,Asya-Selen,İrem&Emir-Özlem,Uras-Yasemin ve önde Berk-Sinem)

Hepsi yine her zamanki gibi önce ayrı telden çaldılar...


Asya'ya eşlik edecek bir çiçek daha var artık: İrem (solda)


Emir ise şimdiden Efe Deniz ile muzurluk peşinde.


Efe deniz anneannesinin yeleğini giymek isterse,



öyle ya da böyle mutlaka giyer.



İtina ile taş - parke temizlenir, parlatılır...


Dede yaaa bıraksana şöyle gönlümce kaçayım oraya buraya.



Ahmet dayım balonları ne çok sevdiğimi bildiğinden bana bir balon tabancası almış kendimden geçtim valla.


Hey anne, bir de kızın var hatırlarsan!!! benim de resmimi koysana şöyle en afillisinden :)
Çoraplarımla bluzum aynı renk olmazsa olmaz...


Erk: Hımmm bu kızı bir yerden gözüm ısırıyor
Nehir: Aman abim duymasın o da seni ısırır.


15 Şubat 2009 Pazar

4-14 Şubat arası


Yazmak için vakit yaratmak iyice zorlaştı. Artık tek tek ya da ayrı ayrı postlar yazmak yerine bir seferde birkaç olayı yazmak zorunda kalmaya başladım. Malum, kızımız artık dünya ile iletişim halinde, Efe Deniz’i zaptetmek ise hergeçen gün zorlaşıyor…


5 Şubat Perşembe
Efe Deniz artık 14 aylık.
Kendi dilinde konuşup, her yaptığımızı taklit edip, kimi zaman kendi başına yemeğini yiyip, kimi zaman yemek için türlü şaklabanlıklar yaptırdığımız,



Ben Nesfit kralı Efe Deniz, yemeğim tez hazır ola...


caddede dolaşırken tüm yaş grubundan kadınların ilgisini çeken bir afacan oldu. En yakın arkadaşı Uras ile birlikteyse değmeyin keyfine.


6 Şubat Cuma
Bu seferki oyun grubumuz Berk’in annesi Sinem’deydi. Sinem süper ağırladı bizi, böreklerin tadı damağımda hala :) Her zamanki gibi ilk başta kopuk duran çocuklar sonradan kaynaştı. Hatta Efe Deniz evi öyle bir benimsedi ki Sinem’in salonundaki çiçeğinin bir yaprağını kaşla göz arası kemirdi. Akşamında ise Yasemin ve Uras babaların yokluğundan istifade bizdeydi. Pizza-DVD gecesi olark planladığımız gece çocuk uyutamama ve uykuya direniş çığlıkları arasında geçti :(


8 Şubat Pazar
Sabah Fikret’in iş arkadaşları ile birlikte bruncha gittik. Tam kız çocukları daha sakin oluyorlar düşüncemde haklı olduğuma inanıyordum ki kahvaltıda Nehir ile tanıştık. Nasıl tatlı, nasıl bitirim ve nasıl bir o kadar da hareketli ve kıpır kıpır. Annesi benim saydığım 3 kez üstünü değiştirmek zorunda kaldı. Efe Deniz ,Nehir’e,


ED:Tanışabilir miyiz küçük hanım?
N: ayyy bilmem ki....


Nehir ise bizim bıcır Nehir’e bayıldı. Ben ise her üçünün şu resimdeki pozlarına bayıldım…
Kahvaltı sonrası eşimin ablası,eniştesi ve yeğenleri bizdeydiler. Efe Deniz kuzeni Talha ile o kadar çok eğlendi ki saat 23:00 olduğunda Talha koltukta uyuklarken bizimkisi hala onu yerinden kaldırıp oynamak derdindeydi.
Bugün aynı zamada Nehir tam 3 ayı geride bıraktı.



3 aylık oldummm...

Ellerini keşfeden, oyuncaklarla oynamaya başlayan,uyanık geçirdiği sürlere artan kızımız pek bir güler yüzlü. İstiyor ki hep oturup onunla konuşayım. Ama abisi varken ne mümkün…


13 Şubat Cuma
Geçmiş doğum günümü çifter çifter kutladım.
Önce İpek,İrem Elife ve oğlu Erk ile sürpriz bir kutlama

İpek,Elife ve arka fonda Erk ile
Elife ve İrem fonda yine Erk ile


…sonra herzamanki gibi aile arasında bir kutlama.Bugün itibariyel 31 yaşımı 1 gün geride bıraktım. 31 yaş üzerine biraz düşününce bu yaş benim çok hoşuma gitti. 3=eşim,Efe Deniz,Nehir. 1=ben…

Bir güzel hediye de Can’ın annesi Pınar’dan (- ki kendisi sanal alemden arkadaş çıkmaz ve ben hayatta şu blog işini çözemem tezlerimi çürütmekle kalmamış, uzun bir süre sesim çıkmaz ise arayıp soraraktan kalbimde ayrı bir yer edinmiştir.) ve Bekir Mert’in annesi Yasemin’den(- ki kendisi üşenmeyip Bekir Mert ile birlikte doğum sonrası beni hastanede ziyaret ederek beni çok mutlu etmiş ve yine kalbimde başka bir yere sahip olmuştur) geldi. Yukarıda gördüğünüz hediyeyle ödüllendirdiler ben. Şimdi ise sıra bendeymiş. Kurallara göre:
1. Seni ödüllendiren blog yazarının linkini vermek;
2. Bu ödülü başka 7 blog sahibine linklerini vererek göndermek,
3. Seçilen blog yazarlarını durumdan haberdar etmek.
gerekiyormuş.
Ben de uğramadan geçemediğim 7 bloga veriyorum bu ödülü:
Bekenim& Candaşım
Uras’ın Günlüğü
Duru’nun Günlüğü
Elfeyp
Damla ve Yaprak

Ve iadeyi ödül gibi olacak ama…
Canlı canlı
Bekir Mert

14 Şubat
Biz,bize hergün sevgililer günü diyenlerdeniz. Ama yine de arkadaşlarımızla bir akşam yemeği yiyelim dedik ve çocukların da eğlenebilceği Bostancı’daki Zuzu Cafe’ye gittik. Lezzet ve mükemmel hizmet bu dedirten Zuzu Cafe’den çok memnun kaldık. Tesadüf bu ya havuz arkadaşı Arda’ya rastladık.
Bu çocuğu bir yerden gözüm ısırıyor ama...
Efe Deniz oyun odasındaki ablalarla pek durmak istemese de yine de içrideki oyuncaklarla güzel vakit geçirdi. Yiğit, Efe Deniz’e oranla daha uzun süre kaldı ablalarla.
Hey ahbap buranın yemekleri güzelmiş değil mi?
Arkadaşımla şöyle başbaşa bir kahve içeyim ya da yemek yiyeyim o sırada bizim ufaklık da rahat verse diyorsanız Anadolu yakasında oturanlar için harika bir yer Zuzu Cafe :)

İşte 10 gün böyle geçti.Bakalım bir sonraki yazıyı yazmak ve birikenleri anlatabilmek için ne zaman vakit bulabileceğim???


04 Şubat 2009 Çarşamba

Oyun Grubu 2

Nerdeyse 1 haftadır Cuma günkü oyun grubu resimlerini eklemek için vakit yaratmaya çalışıyorum ama olmuyor. Hem Nehir’in hastane macerasının sonuna yaklaştığımızı düşünürken hem de Nehir neredeyse 3 aylık olmak üzereyken iki çocuklu hayat aslında yeni başlıyor benim için… 16 şubat tahlil sonuçlarımız açısından son gün. Bu belirsizlik o kadar yorucu ve yıpratıcı ki derin bir “ohhh” çekmek istiyorum artık. Neyse güzel şeylerden konuşayım herşey güzel olsun. Son oyun grubumuz,grubumuzun çiçeği Asya’nın evindeydi. Asya ve annesi Selen bizleri çok güzel ağırladılar. Hem çocuklar hem biz çok keyifli bir gün geçirdik. İşte belgeler :)




Tüm çocuklar bu balonları seviyor mu ne?

Ya da büyükler? Baksanıza Selen ablaları balon yaparken hepsi ayrı telden çalıyor.

Efe Deniz : allahhhh kocaman top buldum kaçırayım...

Asya&Uras: Şşşştt nereye... biz de oynayacağız o topla.

Yasemin kitap okurken, Efe Deniz kaçış planları yapar...

Can okurken Efe deniz firariydi...

Çünkü Efe Deniz'in aklı perdelerle oynamakta ve...

piano çalmaktaydı...


Gün sona ererken...
Efe Deniz sürünmekte...
Uras hala gülücükler saçmakta...
Asya sütünü içmekte...oyunlara katılamamış minik Nehir ise....elindeki balonu ile eğlenmekteydi...

glitter-graphics.com

26 Ocak 2009 Pazartesi

Mohini



Artık çocukların da kendinlerine özel bir alışveriş merkezi var… İçeri girdiğiniz anda sadece çocuk kıyafeti, oyuncak, çocuk kitabevi,çocuk restaurantı,sinemaları ve çocuk aktivite alanları ile sizi karşılayan adeta küçük bir Akmerkez, Mohini. Yasemin “1 Şubat’a kadar tüm aktiviteler ücretsizmiş” diyince “eee ne duruyoruz bu Pazar gidelim” dedim ve gittik :)
2 yaşından itibaren çocuklar ve aileleri için oldukça keyifli ve dolu dolu bir gün geçirebilecekleri bir yer. Bizim bıcırlar yaş itibariyle sadece KindyRoo’da ve oyun alanında eğlendiler ve buldukları boş alanlarda koşturup durdular. Efe Deniz ne zaman çok eğlense o gce uyumak istemez dün de aynı sorunu Yine de resimlerden anlayacağınız üzere çocuklar çok eğlendiler.
Önce KindyRoo'daydık





hoplamak ne güzel

burdan girip diğer taraftan çıkarım...


waow ne yakışıklı bir adam... öpeyim bari. Bu arada yeni saç modelim nasıl?


bıraksana baba,ben çıkarım


Sonra yemek yedik hepberaber


Biraz daha oynadık

birazdan bu kovayı devireceğim ve çok eğlenceli olacak (görevliler aynı fikirde olmasalarda)

debriyaj,gaz fren.... öğrendin mi Uras ilerde lazım olacak bize...




Urasss nerdesin???

hah tamam burdaymışsın :)

şu yanımdaki kırmızılı adam olmasa daha hızlı gideceğim
Efe Deniz kızları keseceğine direksiyonu tut... neyse ben tuttum.


çocuk:merhaba sizinle oynayabilir miyim



ED:şşşştttt o benim annem,anne tutmasana alayım şunun hesabını


neyse ben eğlenmeme bakayım :)

25 Ocak 2009 Pazar

Oyun grubu buluşması

Uzun zamandır Nehir’in doğumu sebebiyle ertelediğimiz oyun grubu buluşmalarımıza geri döndük. Hem de aramıza katılan bir çiçek eşliğinde :) Ve bu çiçek bize gösterdi ki kız çocuğun zerafeti,oyun tarzı bambaşka.
Asya ve Uras çok çabuk kaynaşırken Efe deniz ilk etapta çekimser kaldı ama sonra Asya’nın elini tutma çabalrında bulundu.

Bu seferlik Berk eksikti,bir sonraki toplantıda tam kadro olmayı umuyoruz. İşte resimlerle son oyun grubu buluşmamız.

Önce hepsi kendi havasındaydı

Sonra yavaş yavaş birbirlerine yaklaştılar...

...ve ortada buluştular

beraber yemek yiyip,bir sonraki buluşma için sözleştiler...




glitter-graphics.com

20 Ocak 2009 Salı

Ana-kız bir örnek

Beyhan halamıza teşekkür ve sevgilerle...

15 Ocak 2009 Perşembe

Gecikmiş 40 mevlidim



Şimdi siz “aaa, sen neredeyse 2,5 aylık oldun, ne alaka 40 mevlidi diyebilirsiniz.” Büyük teyzemin geçirdiği korkunç trafik kazası ve sonrasındaki ameliyatlar dizisine gelen 40 mevlidimin lafı bile edilemezdi o günlerde. Geçen sene bozulan kaloriferler sebebiyle abimin mevlidi de ninemizde yapıldığından bu sene evde bir dua okunsun istiyordu annem. İşte bu sebeple geç olsun güç olmasın diyerek anneannem ile özenip bözenip benim için hazırlandılar. İlk iş beni süslediler.
Abim beni böyle görünce bayağı şaşırdı. Gelecek günleri düşünüp evhamlanmaya başladı :).

İlerde telefonlar susmaz bu kız yüzünden yandım ki ne yandım...


Anneannem bir tabura yetecek kadar börek,çörek,kısır,kuru pasta yaparken annem de benim için rengarenk kurabiyeler yaptı.


İlk deneme için fena değil ha?


Hele ninemin sürpriz pastası beni çook mutlu etti.

Dualar okundu...abim duaları ilk 10 dakika ilgiyle dinleyip

sonra kendisi dua okumak isteyip, ilahi kısımlarında dans etmeye kalkınca oyun odasına doğru yol aldı.
Önce Hocahanım teyze,

Hoca teyze bana dua ederken


sonra herkes, sırayla beni kıbleye doğru salladı.

Ninem beni sallarken


Anneannem -demeye bin şahit ister...- beni sallarken


Annemin kucağında sallanırken


Annem büyük teyzemin elini acıtmadan beni ona verirken


Büyük teyzem Hale beni sallarken,


Küçük teyzem Şennur beni sallarken


Semoş annem beni sallarken

Müthiş poğaçaları ile masamızı şenlendiren(yemekteyiz yarışmasındaki gibi bir cümle oldu) Figen teyzem salladı en son beni.


Bu sırada kucaktan kucağa gezmek pek keyifliydi. Gün sonunda dayanamayıp beni mevlid kıyafetleriyle görmeye gelen dedemin ağzı açık kaldı. Bakınız şekil 1A;

Şekil 1 A


Abim ise gündüz harcayamadığı enerjisini akşam tepeme çıkarak bol bol harcadı. Ben ise ne kadar güzel bir gün geçirdiğimi düşünüp içimden tüm gelenlere teşekkür ettim.


Herkese teşekkürler...




glitter-graphics.com

12 Ocak 2009 Pazartesi

İkinci çocuk birincinin pabucunu dama attırır mı ? (1)

Boynum niye kıpırdamıyor? Ahhh evet bütün gece üzerimde 5 kiloya yakın bir yumakla, yamuk yumuk duran kafam ile yan bir biçimde uyumak zorunda kaldığım için. Şimdi yavaşça yerine bırakırsam uyanmaz… mı dersiniz? Uyandı bile. Tekrar emzirmeliyim. Corrrrrr… bir de alt değiştirmem lazım şimdi. Ooooo saat 10:00 olmuş. Efe Deniz’in kahvaltısının sonuna yetişebilirim.
Günaydın annecimmm. Aaa niye kahvaltı etmiyorsun? Hadi bak uçak geliyor.Hammm. Iıhh olmadı. Bak kutunun kapağını açıp kapayalım. Bak ben yiyeceğim. Aaaa kuşlara bak. Bu ne güzel ses çıkarıyor değil mi?.....
Neeee, saat ne zaman 12:00 oldu. En iyisi ben de kahvaltı edeyim kız en son 10:00’da emdiğine göre 13:00 gibi uyanır. Tam ekmekten bir ısırık alacakken Efe Deniz gelir. “A, ıhhh ıhhh” yani al diyerek kitabını uzatmakta ıhhh ıhhh diyerekten de yanıma oturup bana kitabını okutmak istemektedir. Doğal olarak Efe deniz yanıma oturur ve ben kitabı okumaya başlarım. Birkaç sayfa sonra sıkılan Efe Deniz oyuncak sepetine dalınca birkaç ısırıkla kahvaltı bitirilir. Bitirilmek zorundadır çünkü yeni bir “ıhh ıhh” durumu söz konusudur. Yani topu al bana at. Bir süre karşılıklı topla oaynır. Bu arada saat 13:00 olup Nehir acıkmıştır. Nehir süt emerken Efe Deniz kardeşinin emziğini getirip üstümüze bırakır, döner gelir bir daha alır, Filiz ablasını takip ve taklit eder,hoplar zıplar oyalanır kendince. Tekrar uykuya dalan Nehir’den kalan zaman Efe Deniz’e öğlen ne yedireleceği, dışarı çıkıp çıkmayacağı konuları tartışılrak ve pek tabii yine kendisiyle oyun oynayarak geçer.Öğle yemeği yine bir sürü şaklabanlık,oyunlar eşliğinde tamamlanıp öğle uykusuna yattığı süre, eğer Nehir’in emzirme saatiyle çakışmazsa annenin keyif yaptığı 1 saat olarak değerlendirilir.Öğle uykusundan sonra yine oynanan oyunlar, akşam menüsü hazırlığı ve yine zorla yedirilmeye çalışılan yemek ve yemek sonrası oynanan oyunlardan ibarettir. Tüm bunlar olurken Nehir ne yapmaktadır derseniz muhtemelen damların üstünde pabucunu aramaktadır :)
Pabucunu saat 24:00 itibariyle bulan Nehir sabaha kadar annesiyle vakit geçirerek gün içerisindeki açığı kapatmaktadır.
Kıssadan hisse. İkinci çocuk yapmalı mı? Kolay mı?Ne zaman yapmalı? Acaba ikinciyi birinci kadar sevebilir miyim? İkinci, birincinin pabucunu dama attırır mı diye sorulan sorulara tecrübeden cevaplar şöyledir:
İki çocukla hayat kolay mı?Dürüst olayım eğer Filiz olmasaydı iki çocukla baş edemezdim.Hele ki yaş farkı bu kadar azken ve Efe Deniz kadar hareketli ve söz dinlmeyen bir çocukla eyvah ki ne eyvah derdim. Yani bir yandan göğsümde Nehir varken bir yanda Efe Deniz’in peşinde koşmak mümkün olmazdı. Ama diğer taraftan Filiz bana bu konuda destek olup yükümü hafiflettiğinden iki çocukla yaşamak muhteşem. Belki yaş farkları daha fazla olsaydı yine muhteşem diyebilirdim ama uyku-yemek düzeni oturmuş ve kendini ifade etmeye başlamış bir çocuğum varken herşeye sil baştan başlamak… sanırım benim için pek mümkün olmazdı. O kadar cesur olduğumu zannetmiyorum.
Acaba ikinciyi birinci kadar sever miyim ve pabuç meselesi: İkisi de ayrı ayrı öyle tatlılar ki. Hangisini daha çok seviyorum diye bir kavram oluşamıyor çünkü ikisine de olan sevgim içimden taşıyor. Efe deniz herşeyi taklit edip, koşup bana sarıldığında ya da kıskançlık nedir bilmeden ağlayan kardeşine kendi emziğini sunup, her sabah onu öpmek için yanımıza geldiğinde Efe Deniz’e sarılıp saatlerce öpmek istiyorum onu. Sonra Efe Denizle oynarken bir iki mıkırdanıp bizim oyunumuzu bozmamak için uyanmayan kızımı, emzirme saati gelip de kucağıma aldığımda gözlerini kocaman kocaman açıp gözlerimin içine baktığında, emdikten sonra gazı çıkıp yerine koyarken bir gülücük attığında ya da sabahın bir köründe üstümde sıcaklığıyla uyanıp ilerde göğsümün üzerinde yatırmaya kalktığımda yatmayacağını bilip bunun tadını çıkardığımda, işte diyorum bu kadar büyük bir sevgi yok dünya üstünde. Ne kimsenin pabucu dama atılıyor ne de biri diğerinden fazla seviliyor.
İkinci çocuğu ne zaman yapmalı? İşte o ,bir tercih meselesi. Yanlış anlaşılmasın aradaki yaş farkını kastediyorum başka şey değil :) Yani arayı açmamak mı lazım –şekil 1a benim gibi- yoksa şöyle arada 3-4 yaş olması daha mı iyi olur? Ben tekrar iş hayatına döndükten, düzeni az çok oturmuş bir çocuğum olduktan ya da doğum kilolarımı verdikten sonra tekrar cesaret edemeyebilirdim. Kısaca bu sürpriz hamilelik aslında Efe deniz’in kardeşi olmasını sağladı yoksa tek çocuk olarak büyüyebilirdi. Yanımda desteğim olduğu için ikisi bir arada büyüyecekler ve bir, bilemediniz iki yıl biraz yorulup sonra rahatlayacağım diye umuyor ve hayaller kuruyorum. Ama Filiz ya da annem olmasaydı bu kadar az yaş farkıyla çok zor olur hatta psikolojim bozulabilirdi. Eğer desteğim olmasaydı yanımda, o zaman Efe Deniz 3-4 yaşındayken yani laf söz anlayacağı bir dönemde bir kardeşi olması daha mantıklı olurmuş diye düşünüyorum.
Son söz; bir-iki ya da üç (kendi adıma konuşmuyorumJ ) eğer enerjiniz,maddi ve manevi gücünüz, sağlığınız ve pek tabii cesaretiniz varsa , ne kadar çocuğunuz olursa o kadar zengin ve o kadar mutlusunuz hayatta…




Devam edecek....



08 Ocak 2009 Perşembe

Nehir 2 aylık


Ben obur bir kızım. 2 aylık oldum ama yanaklarım benden önde gitmeye başladı. Sanırım bizim ailenin yapısında var bu tombik yanak durumu. İlk ay çok sıkıcı geçmişti. Biliyorsunuz sürekli oramı buramı delip durmuşlardı. Bu ayı daha az hasarla atlattım. Yine bir kere topuğumu deldiler ve yine çişime ilgi gösterdiler ama alıştım artık hayatın bu gaddarlığına. Bir de bugün Verem savaş diye bir yere gittik. Oradaki kadın kadar iğneden bile korkmadım bu hayatta. Hemşire değil sanki kasap. “Nehir Yılmaz! Kaç aylık! Aşı kartı var mı! İçeri tek kişi girebilir! Babası soyup giydirmeyi becerebilecek mi!!! Bakın sonra sorun yaşatmayın!!!” Kadının tüm bu cümleleri döver gibi söylemesi yetmiyormuş gibi bir de koluma cart diye iğne yaptı. Üstüne bir de doktor kontrolümde bacaktan bir iğne yedim. Sanırım bu ayı bu kadarla tamamlayacağım. Esas şu tahlil sonuçları geldikten sonra yaşayacaklarımdan iyice tırsmaya başladım. Öncesinde bu kadar şey yaptıklarına göre sonrasını düşünemiyorum bile. Neyse inşallah sapasağlam çıkacağım da önümüzdeki ayı tek aşıyla geçireceğim. Dediğim gibi ilk ayın zorluklarından sonra yavaş yavaş hayatı sevmeye başladım.


Hayaaattt beni neden yoruyosunnnn....

Öncelikle etrafımdaki kişileri yavaş yavaş tanımaya başladım. Bi kere kendisine “anne” diyen bir kadın var. Aslında içerideyken sürekli sesini duyuyordum zaten şimdi bizzat onunla sürekli yapışık haldeyiz. Özellikle annemin üzerinde uyumak çok keyifli.

Anakucağı gibisi olsa olsa...
... baba kucağı olur :)

Bir de baba var. Annenin biraz daha irisi. Onu daha az görüyorum ama onun üstünde uyumak da çok zevkli. Her sabah gelip yanağımı yalayan ve bana benzeyen biri daha var. Annem o geldiğinde hep “cici yap kardeşe” diyor.


Eyvaahhh yine öper gibi yapıp yalayacak galiba...


Sanırım sürekli emziğimi alan bu çocuk benim kardeşim ama komik bir tip sevdim kendisini. Bir de bir abla daha var ama o hep kardeşimle beraber beni sevmiyor mu acaba derken adının Filiz olduğunu öğrendiğim bu ablanın da kardeşim yokken bana bolca ilgi göstermesi kafamdaki şüpheleri giderdi. Bu tanıdığım insanlara uzun uzun bakmaya, özellikle anneme gülücükler yollamaya başladım. Ben gülücük yaptığımda ya da bir ses çıkardığımda annem mest oluyor. O yüzden uyanık olduğum ve onu görebildiğim zamanlarda bu yeni eylemleri sıkça gerçekleştiriyorum. Görebildiğim diyorum çünkü şu kardeş kişisi yüzünden pek benim yanıma gelmiyor. Yemeğimi yedirip, altımı değiştirdiği zamanlar ve gece dışında çok sık görüşemiyoruz (kendisi pek yakında “ikinci çocuk, birincinin pabucunu dama attırır mı” isimli bir yazı ile bu konuya değinecekmiş). Bir de bu ay daha sık yıkanıp daha fazla su ile iç içe oldum. Suyu çok ama çok sevdim keşke hep suyun içinde dursam. Annem yazın bu isteğimin gerçekleşeceğini söylüyor. Yaz yakın bir zamandır inşallah. Bir de “gezmek” diye bir şey var ki, harika :) keşke hergün gezsek diyorum başka da bir şey demiyorum. Kısaca ikinci ayda hayatım biraz daha renkli oldu. Darısı yeni maceralar ve deneyimler ile önümüzdeki aya…


04 Ocak 2009 Pazar

13 ayım doldu




2 aydır abi olan bendeniz artık daha olgun bir kişiliğim :) Günlerim kış ayının ve kardeşimin gelmesi sebebiyle evde geçmeye başladığından biraz monotonlaştı. Yine de iki günde bir çıkıp dışarıda bir tur atmadan duramıyorum. İyi ki Filiz ablam var. O beni dolaştırıyor da kendime geliyorum. Bir günün nasıl geçiyor derseniz. Sabah uyanıp yatağın içinde uzun uzun –babba babbaaa- diye bağırıyorum. Yok babamı çağırmak için değil, baba en sevdiğim sözcüğüm olduğu için. Babam da dahil herşeye babba diyorum :) Kalkıp uzun mücadeleler sonunda kahvaltımı ettikten sonra kardeşimi öpüp ona günaydın demeye gidiyorum. Biraz elini okşayıp cici yaptıktan sonra öğlen yemeğine kadar oyun oynuyorum. Favori oyunum kitabımı elime alıp annemin oturduğu koltuğa “ıh ıh” yani oturt beni diyerek bana kitaptaki resimleri anlatmasını dinlemek. Bunun dışında müzik aletleri çalmaya ve evin içinde koşturup bir yerlere tırmanmaya,balonlarla oynamaya bayılıyorum. Uzun mücadeleler sonunda kavga dövüş öğle yemeği yedikten sonra 1 saat kadar uyuyup yine oyunlara dalıyorum. Şanslı günümdeysem Filiz ablam beni dışarı çıkarıp biraz dolaştırıyor. Hatta hava güzelse mutlaka parka gidiyoruz. Akşam yemeğine kadar yine oyun oynuyorum. Arada kardeşimin emziğini bulup ona götürüyorum annem çok mutlu oluyor. Bu arada ne yaparlarsa taklit etmeye bayılıyorum. Bu sebeple bol bol elimde bezle toz alıyorum, telefonla konuşur gibi yapıyorum,bilgisayarın tuşlarına basıp büyük bir ciddiyetle yazı yazıyor gibi davranıyorum. Müziğe bayılıyorum. Rep yapıyorum, dans ediyorum. Beğendiğim şarkılarda zıplıyor ve el çırpıyorum. Kelime hazinem pek geniş değil herşeye baba dediğimden bahsetmiştim. Mama sandalyesi ya da kucaktan kurtulmak istediğimde ise “anne” diyorum. Bir şey uzatıp “a” diyorum yani al demek istiyorum. En güzel söylediğim kelime ağaba . Bir de yeni kelimem “nenne” yani nerede var :) Bunların dışında her istediğimi uzun uzun ıhh ıhh diyerek zaten yaptırıyorum :) Bu ay tek sıkıntımı çıkmaya çalışan tüm dişlerim. Kaşımak için her türlü nesneyi kullanıyorum. Geçenlerde 13.ay kontrolüne gittik. Doktorum ön dişlerim,alt dişlerim ve azı dişlerimin gelmek üzere olduğunu söyledi. Alttan pıtlayan 5. dişimden sonra bir sürü dişim olacak gibi. Bu da bizimkilerin yakında nerede dişin diyecekleri anlamına geliyor olsa gerek. Çünkü sanki yerlerini bilmiyormuşum gibi sürekli burnun nerede? Kulağın nerede? Gözün nerede diye sorup duruyorlar. Hayır yani her seferinde gösteriyorum ama yaşlandılar mı ne unutuyorlar herhalde. Neyse alınmasınlar şimdi doğumgünleri de yaklaşırken yaş sendromu yaşatmayalım kendilerine :) Bitirmeden kardeşimi ne çok sevdiğimden bahsetmiş miydim?





22 Aralık 2008 Pazartesi

Nehir’in doğumu ve hala bilinemeyen rahatsızlığı



Ya ne zormuş anne karnından çıkınca hayat…
Daha doğduğum an tepe taklak çevirdiler sonra burnumdan borular soktular. Tam annemin sıcaklığına kavuşacağım derken hadi hoppa kendimi cam bir fanusun içinde yine burnumda borularla buldum. Baktım çıkaracakları yok bu boruları 2.gün tuttum kendim çıkardım.Ufak tefek görüp de karamürsel sepeti sandılar herhalde. Anladılar tabi benimle baş edemeyeceklerini bu sefer kafama cam bir küre geçirdiler bir de elimi, kolumu ,ayağımı delip durdular evime dönene kadar. Eve dönünce tüm bu tantananın biteceğini sanıyordum. Daha eve döneli 2 gün olmuştu ki bir daha doğduğum yerde buldum kendimi. Bu sefer de topuğumu deldiler. Deldikleri yetmiyormuş gibi daha çok canım acısın diye mi ne, bir de deldikleri yeri sıkıp durdular. Çok acımasız bir dünyaya geldiğimi daha ilk günlerden anladım. Bu son zanettiğim müdehale maalesef son değilmiş. Bir hafta sonra yine doğduğum yere gittik. Annem benim topuğumu acıttıkları yere indi ve elinde bir sürü kağıt yüzünde ilk gördüğüm günlerden farklı bir ifadeyle geri döndü. Anneannem “endişe” gibi bir kelime kullandı, sözlüğüme ekleyeyim. Annem, ben ve anneannem kağıtlarla birlikte doğumdan beri gelip oramı buramı kurcalayan adamın yanına girdik. Demin annemin yüzünde gördüğüm ifade adamın yüzünde de oluştu. Aynı kelimeyi o da kullandı “aminoasit profilinde tirozin normalin üst sınırında saptanmış,hemen endişelenmeyin ama bazı tahliller yaptırmamız lazım” diyerek bir kağıda birşeyler yazdı. Annem ikna olmamıştı, bu adamın söylediklerinden sadece ben değil annem de bir şey anlamıyordu. “Tam olarak ne demek?” diye üsteledi annem. Yine tıbbi terimler içeren cümleler kurdu adam. Annemin yüzüne bakınca pek güzel şeyler söylemediğini anlayabiliyordum. Adamın odasından çıktığımızda eve döneceğimiz için mutluydum…tabii başıma gelecekleri bilmiyordum. Topuğumun acıdığı odaya indiğimizde başıma yine birşeyler geleceğini anladım. Hadi elimi, kolumu topuğumu acıttınız ne işiniz var benim çişimle? Hadi diyelim çişim kıymetli, peki ama niye dondurup yurtdışına yollayacaksınız ki? Allah allah yoksa ben önemli bir kişiliğim de henüz bebek olduğum için farkında mı değilim. Baksanıza çişim bile yurtdışından talep görüyor… Meğer o adam idrarda aminoasit taraması istemiş. Hele bir büyüyeyim göreceksin sen adam!!! İdrar toplamak için plastik bir torba yapıştırdılar bana. Zaten biraz pişiğim vardı bu plastik iyice canımı yaktı. Sonra o plastik torbayla beklemeye başladım. Bu arada karnım da iyice acıktı. Annem beni doyurunca da haliyle dışarı çıkma ihtiyacı hissettim. Ne bileyim dışarı çıkınca işlemin boşa gidip tekrarlanmak zorunda kalacağını. O plastiği çıkarıp yenisini yapıştırdılar. Tekrar beklemeye başladık. 1-2 saatin sonunda istedikleri “çişi” verdim onlara. Annem koşa koşa labaratuar denen bir yere teslim etti. Teslim alan adam çişimi ölçmüş-biçmiş ve 2ml eksik bulmuş. Ühüüü ühüüü pardon ıngaaa ıngaaa herşey sil baştan başladı. Artık canım iyice yanmaya başladı. Pişik durumum artık kırmızı kabartılar haline dönüşmeye başladı. Yeni bir yapışkanlı torba daha ve tekrar beklemek… 14:00 itibariyle geldiğimiz bu yerde yaklaşık 6 saattir bu işlem ile uğraşıp durduk. Saat 20:00 civarında altımı kontrol eden annemin gözlerinde yaşlar vardı. Son yapışan idrar torbasını hareket ederek açmış ve tüm çişimi bezime yapmıştım. Hemşire yeni torbayı yapıştırırken anneme birkaç yedek torba daha verdi ve “burda sefil oluyorsunuz, evde bekleyin çişin gelmesini, gelir gelmez de yarım saat içinde getirisiniz” dedi. Ohh içinde ev geçen bir cümle. Geri döndüğümüzde o kadar rahatladım ki bir daha kaka yaptım. Tahmin edersiniz ki son çişim yine boşa gitti. Annem hastanede gördüğü kadarıyla yeni bir poşet daha yapıştırdı.(kaçıncı poşete geldik sayabildiniz mi?) Ne kadar acı çektiğimi tahmin edersiniz. Saat 23:00 civarında beklenen o çok kıymetli çiş toplanabildi ve babam apar topar çişimi labaratuara yetiştirdi. Dönüşte annemle babam internette “tirozini” araştırdılar ve uykularını kaçıran yazılarla karşılaştılar. Hemen ertesi gün bildik-tanıdık tüm doktor arkadaşlarını arayıp konuyu paylaştılar. Pek çok doktorun fikri antibiyotik tedavisi bittikten bu kadar kısa süre sonra yapılan topuk testinin sağlıklı bir sonuç vermeyeceği, sonucun bu yüzden sorunlu çıktığı yönündeydi. Bu testin sağlıklı yapılabilmesi için antibiyotik tedavisi bittikten en az 5 gün geçmesi gerekirmiş. Bizimkilerin içi rahat etmedi tabi. Haliyle benim topuk Acıbadem hastanesinde bir kez daha delindi. Bir kez daha sıkıldı. Bir kez daha ciyak ciyak ağlatıldım. 5 günün sonunda annemle babama iletilen sonuç koskoca bir sayfada yazılı olan “negatif” yazısından ibaretti. Babam böylesi hassas bir konuda detaylı bir rapor yazılmamasına o kadar çok kızdı o kadar çok kızdı ki hastaneyi ve labaratuarı birbirine kattı. Ertesi gün detaylı bir rapor ellerindeydi. Sonuç testin sorunsuz çıktığıı yönündeydi ama bizimkilerin ne Acıbademe ne de burada yapılan teste güvenleri kalmadığından ortak kararı testi bir kez daha tekrarlamak yönündeydi.Ana-baba yüreği işte, riske girip ilerde pişman olmak istemiyorlardı. Bir kez daha emin olmak adına son Şifa hastanesinde aynı testi tekrarlattılar. Sonuçda hiçbir gariplik yoktu. İçimiz tam rahatladı derken yurtdışına yollanan idrar örneğimin sonucu ulaştı elimize. Maalesef ki haberler iyi değildi. Acil olarak Cerrahpaşa ya da Çapa gibi bir hastanede bu işin uzmanlarına görünmem gerekiyordu. Görünüşte hiçbirşeyi olmayan ben birtürlü neticelendirilemeyen bir hastalıkla mı uğraşıyordum yoksa annem ve babam boşyere mi bu kadar üzüntü yaşıyorlardı bunu anlamamın tek yolu buradaki kontrollere kaldı. Ama yazık ki günlerdir-haftalardır uğraşıyoruz Çapa’dan hala bir randevu alamadık. Bu konuda bize yardımcı olabilecek olanlarınız varsa desteğinizi bekliyoruz.
Neyse daha fazla canınızı sıkmayayım da gelelim doğduğum güne…
Annemler heyecanla 21 Kasımı beklerken, 3 kasım haftası içeride iyiden iyiye canım sıkılmaya başlamıştı bile. E kolay mı dışarda abim, annem,babam eğlenirken benim içerde sakin sakin oturmam. Oturmadım da zaten o hafta annemin canını acıtacak kadar çok kıpraştım durdum. 21 Kasımdan önce herşeyin hazır olmasını isteyen annemin 3 kasım haftası pek bir doluydu. Bu sebeple zavallı kadın ben kıpraştıkça SSK sıralarında, evde temizlik yapılırken, saçını boyatırken oldukça zor anlar yaşadı. Doktorumuzun dediğine göre o hafta Pazartesi kontrole gitse o sırada bile doğabilirmişim :) Neyse yine iyi dayandı anneciğim…
8 kasım Cumartesi’ye gelince…
Yoğun geçen bir haftanın sonunda, ağrıları ve benim göbeğinden dışarı fırlayan ayaklarımla birlikte 36. Hafta kontrolüne giden annem, ağrıların NSTde çok belirgin ve yüksek çıkması sonucu apar topar doktorumuz Sibel hanım’ın kontrolü için doğumhaneye alındı. Ağrılarla birlikte kontrol sonucunda rahimde 3,5 santimlik açılmanın da olduğunu gözlemleyen doktorumuz, benim de o gün itibariyle aileye katılacağım müjdesini bizimkilerle paylaştı. Tek sorun annemin evden çıkmadan yemiş olduğu çikolata ve muzun sindirilmesiydi :) Muhtemel saat ile sabah 11:30 civarında alabileceklerdi bizi ameliyata. Hem zaten hazırlık kısmı da vardı. Annem en acilinden anneannemi aradı ve kapının önündeki doğum çantasını alıp gelmesini istedi. Zavallı anneannem,uzunca bir süre telefonda aynı cümleyi tekrarlayıp durdu: “şaka yapıyordun değil mi?”. Annem gayet ciddi olduğuna anneannemi ikna ettikten sonra ameliyat için hazırlandı. Abimden dolayı tecrübeli olduğundan gayet soğukkanlı bir biçimde ameliyathaneye indik. Ben de içeride, dışarı çıkacağım için heyecandan kıpır kıpırdım. Anneme spinal anestezi uyguladılar ve ameliyata aldılar. Abimde şen şakrak doktoruyla sohbet eden annem ben dünyaya gelene kadar pek bir fena oldu. Ama benim ilk ağlamamı duyar duymaz da hemen düzeliverdi. Annelik böyle bir şey demek ki. Saat 12:11’de dünya ile ilk tanışmamı yaşadım. Sonrası benim için malum, en başa dönüp okuyabilirisiniz :) ama abimi yarım saat sonra yanına alıp emziren annem için bir muamma. Anneannem ve babama sürekli beni ne zaman göreceğini sorup duran annem her defasında “birkaç saat sonra” yanıtıyla karşılaşınca bir terslik olduğundan şüphelendi haliyle. Ve babam birkaç gün ya da bir hafta yoğun bakımda kalmam gerektiğini uygun bir dille anlattı anneme. Tabii 3. Günün sonunda beni görene kadar içi rahat etmedi kadıncağızın. Neyse ki 3 gün sürdü bana hasreti. 4. Gün yanyanaydık. O günden sonra anladım ki “hayata olumlu yönden bakma” özelliğini kesinlikle annemden almalıyım. Bunca badireye rağmen o “her işte bir hayır vardır, hem kızımız hem ben kendimi toparlayabileceğim bu bir haftalık hastanede yatış süremizde” dedi durdu. Gerçekten de dediği gibi oldu; eve döndüğümüzde dikişleri yokmuşcasına rahat ve hareketli bir biçimde benimle ilgilendi durdu. Hatta birkaç kez abimi bile kucağına aldığına şahit oldum (sevgili doktorumuz lütfen siz bu satırı okumamış olun :) )
Şimdi neredeyse 2 aylık oldum. Ve tüm bu doğum maceram sanki rüya gibi geliyor. Aynı cümleyi şu “tirozin” dene illetle ilgili kuracağım bir yazı da olacağına inanıyorum. Bu arada rüya demişken bir bebek için uzun bir yazı oldu. Artık huzurlu ve mutlu bir şekilde uykuya dalsam diyorum…zzzzz…
















40ım çıktı ama...





Geçtiğimiz perşembe 40 günlük oldum. Annemler 40 mevlidi yapacaklarmış benim için. Ama büyük teyzemizin geçirdiği ciddi trafik kazası benim hastane koşuşturmacalarımla birleşince 40 mevlidim sanırım ilerleyen günlere kaldı.

E hal böyle olunca da biz de sadece 40 uçurması yaptık... Caddede dolandık, abimle bana ciciler aldık :)

Yağmura rağmen yılmadım,dolandım durdum...



Abim de dedemle birlikte yürüyerek bana eşlik etti...


İnşallah en yakın sürede 40 mevlidimi de yazarım...



16 Aralık 2008 Salı

İyi ki doğdun Filiz ablamız



Gerçek ablamız olsan seni ancak bu kadar severdik ...
Beraber nice mutlu senelere Filiz ablamız,
İYİ Kİ DOĞDUN, İYİ VARSIN, İYİ Kİ BİZİMLESİN :)




13 Aralık 2008 Cumartesi

Doğumgünü seçmeceleri


Günler o kadar hızlı ve dolu geçebiliyor ki Efe Deniz’in doğumgünü hakkında iki satır yazacak zaman bulamadım.
Bu sebeple yine ben susacağım resimler konuşacak…




Güne Beyhan halamızın süpriziyle başladık. Halası,Efe Deniz'e çok şık bir takım almakla kalmamış aynı zamanda doğumgünü sofrasını da düşünerek lezzetli mi lezzetli bir de kek yapmıştı. Kızımız içinse kirazlı bir hırka ve ona uygun patikler örmüş bizleri tam kalbimizden vurmuştu :)






4 kişi olarak konuklarımızı karşılamak üzere hazırlandık veeee....



ben bu kadar uzun zamandan sonra ilk defa kısa bir süreliğine de olsa oğlumu kucağıma aldım :)




5 Aralıkta aileyle kutladık doğumgününü,







6 Aralıkta ise arkadaşlarla... Resimde sadece Duru ve Nehir var ama Uras ve Ece'nin dahil olduğu nadir pozlardan biri Duru'nun babası bana yollar yollamaz burada yerini alacak...
ve işte beklenen fotoğraf !!!
soldan sağa : Ece(25ay), Uras(13ay), Efe Deniz(12ay). koltuk :Nehir (1ay), Duru (2ay)





her iki kutlamada da pasta geldi ama...









...Efe Deniz pastaları uzaktan seyretmeyi ve









alkış kısmına eşlik etmeyi tercih etti.






Tüm bu gürültülü kutlamalar esnasında Nehir mi ne yaptı???









şapkasını indirip gürültüye aldırmadan uyukladı :)



09 Aralık 2008 Salı

Bayram şekerleri

HERKESE

İYİ BAYRAMLAR :)


Nehir 1 aylık

Nasıl da 1 aylık oluverdin. Abin gibi sen de geceleri pek uyumaktan hoşlanmıyorsun. Genelde benimle yakın temasta kalıp sakinleşmeyi seviyorsun. Gecenin bir vakti göğsümde uyutmaya çalışırken seni uyudun mu diye baktığımda kafanı kaldırıp bana şaşı şaşı bir bakışın var ki o sırada uyku akarken gözümden gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Ellerin, kolların ayakların hiç durmuyor, kıpır kıpırsın maaşallah :) Bir de yukardaki gibi güldüğün anlar var ki işte o zaman değmeyin keyfimize...

04 Aralık 2008 Perşembe

Efe Deniz 1 yaşında

Daha dün gibi seni kollarıma aldığım an.
Sevginin bambaşka bir boyutunu, hayatın farklı yönlerini keşfedişim,
Gözlerine bakıp da dünyayı unutuşum.
Hergeçen gün sen büyürken sayende ben içimdeki çocuğu hergün yeniden buldum.
İyi varsın, iyi ki doğdun sevgili oğlum…

02 Aralık 2008 Salı

Neler oldu 25 günde

Keyfimiz yerine gelene kadar kısa yazılar ve resimlerle neler yaşadığımızı anlatacakmış annem...
Keyfimiz yerine gelir gelmez de doğum ve ne sıkıntı çektiğimizi paylaşacakmış sizlerle...
İşte ilk 25 günümüz...

Benim gelmemle 4 kişi olduk. Bir nevi okeye 4. oldum yani :)
Abimle tanıştım...
Sonra da kaynaştım :)
Annemle bakışıp,
Filiz ablamla yakınlaştım...Arada güneşlendim...
Arada bastım yaygarayı.
20 uçurması için çıktığımızda Bekir mert ve annesi Yasemin ablanın hediyesini giydim...
Abim kıskandı beni çekiştirip durdu...



Son olarak bugün ismim okundu kulağıma. Nehir Nehir Nehir dedi Hasan amca kulağıma.

Çok yakında güzel haberlerimizle sizlerleyiz...

26 Kasım 2008 Çarşamba

ilk adımlar


Biraz zaman alacak gibi gözüküyor yazabilmem. Kızımızla ilgili henüz paylaşmak için erken bulduğum bir sıkıntımız var. Lütfen iyiliğimiz için dua edin...

Ha bugün ha yarın yazdım yazcağım derken... bugün,tüm bu sıkıntıların arasında bizi neşelendiren Efe Deniz'in ilk adımları oldu.

Saat 20:50 ve Efe Deniz ilk adımlarını bizim sevinç çığlıklarımız arasında attı :)



20 Kasım 2008 Perşembe

Teşekkürler


İlk teşekkürümüz Nehiri'mize sağlıkla kavuşmamızı sağlayan, bana tüm ameliyat süresince moral veren sevgili doktorum Sibel Açıkalın'a... (tabii daha sonra detaylı bir teşekkür yazısı gelecek kendisine)

İkinci teşekkürümüz yoğun bakımda kaldığı müddetçe kızımızla yakından ilgilenen Medicana Hastanesi yoğun bakım hemşirelerine...

Bir diğer teşekkürümüz kızımız yoğun bakımda kaldığı müddetçe, refakatçi olarak kaldığımız bir hafta boyunca bizimle ilgilenmeye devam eden Medicana Hastanesi kat hemşirelerine...

Sondan bir önceki teşekkürümüz hastanede kaldığımız müddetçe telefonlarıyla yanımızda olan eş-dost-akraba ve arkadaşlarımıza...

Ve son teşekkür bana yıllar sonra bile dostlar edinebileceğini gösteren, "internetten arkadaş mı edinilir canım" tezimi çürütmeme sebep olan, gerek ziyarete gelen, gerekse arayıp soran ve beni tam kalbimden vuran blog dostlarıma... iyi ki varsınız...



16 Kasım 2008 Pazar

Nehir sonunda evinde







Bir haftalık hastane maratonumuz sona erdi. Sonunda kızımızın tedavisi tamamlandı ve artık evine geldi. Abisi onu “uuu” diyerek ve “cici” yapmaya çalışarak karşıladı. Doğum ve sonrası…. çok yakında…

09 Kasım 2008 Pazar

Sabırsız Nehir'imiz doğdu...



Başak hastaneden bildiriyor :

Nehir'imiz normal koşullarda 1 Aralık gibi, doktorumuzla anlaşmalı olarak ise 21 kasım tarihinde aramıza katılacak olmasına rağmen, abisi gibi sabırsız çıkınca yaklaşık 3,5 hafta kadar erken doğmuş oldu.


Erken doğmasına rağmen 3.430 kg, 52 cm doğan fırlama kızımız aynı hareketliliği nefes alıp verme konusunda da gösterdiğinden uzunca bir süre yoğun bakımda solunum düzenlenmesi için kalması gerekecek. Bu sabaha kadar burnundan solunum tüpü ile oksijen desteği almasına rağmen yine dikbaşlılığını göstererek hortumu 2 defa tutup çıkarması sonucu şu sıralarda küvezde normal solunum yaptırılmaya çalışılıyor :) Antibiyotik tedavisi de bitince kavuşacağım Nehir'ime.
Anneyi sorarsanız, sanırım taze dikişlerin tekrar kesilmesi sonucu ilk anlarda çok ağrım olmasına rağmen bugün -hele de kızımı gördükten sonra- gayet iyiyim.
En kısa zamanda detaylı doğum maceramız ve fotolar ile aranızdayım. Arayan-soran tebrik eden herkese teşekkürler...


06 Kasım 2008 Perşembe

1 yaşıma 1 ay kala



Nasıl da çabuk geçti zaman! Daha dün gibi gaz yüzünden ağladığım, biberon maması yediğim, dönmeye çalışıp beceremediğim, oturduğum yerde devrilince geri doğrulamadığım günler. Abi olmak üzereyim ya, belki de o yüzden bu kadar acele ediyorumdur büyümeye. Üst iki dişimi de sonunda çıkardım.Annemler diğer 4 tanenin de yolda olduğunu söylüyorlar. Geceleri ağlamak dışında pek sorunsuz geldi üst dişlerim. Dolayısıyla artık daha iyi ısırabileceğim herkesi…
Artık anneannemlerden evime geri transfer oldum. Ama alışmışım anneanneme sarılıp uyumaya, bizimkiler uyku vakti deyince hepsine el sallıyor
sonra uyumamak için saatlerce ağlıyorum ve sonunda kendi yanlarında uyutuyorlar beni. Sonra bi gözümü açıyorum, uykulu halimden istifade edip yatağıma yatırmışlar bir daha basıyorum yaygarayı yine alıyorlar yanlarına…Bu sefer, cinlik yapıp gecenin bir körü hemen uyumayıp oynamak istiyorum yatakta, böylelikle onlar gözlerinden uyku akan bir halde benim sızmamı beklerlerken ben uykuya dalınca rahatlayıp uyuyakalıyorlar, ben de sabaha kadar yanlarında kalıyorum. Biraz deli yattığım için tekmelerimden ikisinden biri nasibini alıyor sabah kadar. Olan anneme oluyor, kadıncağız zaten Nehir yüzünden de uyanıp duruyor bir de ben kıpır kıpır olunca sabahları uyanmakta nasıl zorlanıyor anlatamam. Neyse ki Filiz ablam annemi kurtarıyor, gelip beni alıyor ve oyun oynuyoruz da, o sırada artı bir saat daha uyuyabiliyor annem. Bu arada farkettiyseniz Filiz ablam hala benimle :)


Filiz ablam ile


Üstelik çok da iyi anlaşıyoruz, başımı göğsüne yaslamaya, kovalamaca oynamaya, beraber vileda yapmaya bayılıyorum. Bir de sesi çok güzel. Bazen ben uyumayacağım diye diretip ciyak ciyak ağlarken o başlıyor ninni söylemeye biraz daha direnip sonra kendimi onun sesiyle uykuya bırakıyorum böyle zamanlarda. (Annem tahtaya vurup maaşallah,nazar değmesin demenizi rica ediyor :) )


Tabi annemlere transfer olunca ana-oğul ilişkimiz de düzeldi. Artık annemle daha yakınım hatta ilgiye ihtiyaç duyduğumda gidip ona sarılıyorum başımı dizine yaslıyorum ya da öper gibi yapıp ısırıyorum :)
Ama yine de anneanne ve babamla olan ilişkim bir başka. Bir de herkes “aaa tıpkı baba” diyor beni gördüklerinde. Sizce de babama mı daha çok benziyorum?
Artık daha da hareketlendim, koltuklara tırmanmaya çalışıp tek elimden tutulunca yürüyebiliyorum. Favori mekanım ise parklar.


Daha hızlı Sema abla, daha hızlı


Çünkü hem bi sürü oyuncak var hem de kuşlar. Anneannem mutlaka her gidişimizde kuşlara yem atıyor ben de keyifle seyrediyorum. Geçenlerde Uras ile karşılaştık parkta. Tabi hemen yere atılıp bulduğumuz yapraklarla oynamaya başladık.Çok kafa çocuk bu Uras. Üstelik o artık yürüyor , bakalım ben ilk kendi başıma adımımı ne zaman atacağım? Herkes “çok yakın” diyor ama annem “aman aman bir süre daha bekleyebilir” diyip duruyor neden acaba? Galiba son zamanlarda yürümeme gerek kalmadan evimizi keşfetme çabalarım pek hoşuna gitmedi de ondan. Her çocuk gibi benim de ilk ilgi alanım cep telefonları ve kumandalar. Bazen öyle bir yerlere sokuyorum ki arayıp duruyorlar :) Mutfakta elime geçirdiğim herşey oyuncak. Hatta oyuncaklarımdan bile daha çok eğleniyorum mutfak aletleriyle. Fırına tutunup, lavabonun altındaki dolaba ulaşıp oradaki cifleri çıkarıp yerleri temizlemek istedim geçenlerde kıyamadılar herhalde yorulmama hemen elimden aldılar. Ben de kapkaçak ne bulursam alıyorum. Bazen şapka bazen davul yapıyorum kendime. Bir de kocaman bir kaşık buldum ama bununla yemek pek kolay olmuyor.
Oyun grubumuz 2 haftadır iptal. Malum bir çocuk ya da annede az da olsa hastalık olursa görüşmemek en sağlıklısı. Ama yeni arkadaşlar edinmeye devam;geçenlerde minik bir çocukla tanıştım adı Erk, annesi Elife abla annemin yakın arkadaşıymış. Pek bir minik gözüktü gözüme karşılıklı birbirimizi inceledik durduk.

Annem “şimdi kardeşe alıştırma oluyor ama ilerde iyi arkadaş olurlar” dedi. Aramızda 6-7 aycık varmış sadece…
Son zamanlarda bir de taklitçi oldum ki sormayın…Kim ne yaparsa ya da ne derse aynısını taklit ediyorum. Elimle çağırıp gel gel diyorum, “topu at” dediklerinde “dooo” diyip topu atıyorum. Elimi ağzıma kapatıp açmak suretiyle “vavava”, parmaklarımı dudaklarımda indirip kaldırmak suretiyle “bua,bırrr” gibi sesler çıkarmaya, kedi dediklerinde “kkkkkk” demeye, istediğim birşeyi elimle göstermeye, anlamadıklarında ya da anlamamazlığa geldiklerinde sinirlenmeye, birileri giderken bay bay – öpücüklü baybay yapmaya, alışveriş merkezinde reyonlardaki tüm kıyafetlere asılıp bırakmamaya, her yeni gördüğüm nesneye “ooooo”ya da “uuuuu” diyerek şaşkınlığımı bildirmeye,emekleyerek sehpaların altına girmeye,fotoğrafımı çekecekleri zaman poz vermeye bayılıyorum. Bir de kızdıkları ya da yasak olan bir şey için büyükler işaret parmaklarını sallayıp “hııı” diyorlar. Ben de nereye gitmemem ya da neye dokunmamam gerekiyorsa yanına gidip önce parmağımı sallayıp “hıııı” diyorum sonra aynen ne yapacaksam yapmaya devam ediyorum.
Şu kısacık ömrümde en hoşlanmadığım şey ise kabızlık denen bir hastalık oldu. Ne yapsak kurtulamıyorum. Bu yüzden fistül mü fistür mü ne oldum. Zavallı annem her akşam ağlamalarıma içi acıyarak bana bir krem enjekte ediyor. Neyse büyüyünce geçer inşallah diyeyim.Büyüyünce demişken 5 aralığı beklememe gerek yok büyümek için ben 21 kasım itibariyle “abi” oluyorum. Daha şimdiden heyecanlanıyorum kardeşim için. “Nerede kardeş?” dediklerinde gidip annemin karnına dokunuyorum, cici yapıp, annemi karnından öpüyorum :)
Eeee şunun şurasında koskoca 11 aylık bebek olduk değil mi? Tüm bu anlattıklarımdan da anlayacağınız gibi,kısaca hem 1 yaşımın ,hem de abi olmanın vereceği olgunluğa ve sorumluluğa kendimi hazırlıyorum :)

02 Kasım 2008 Pazar

2 doğum günü kutlaması 1 doğum günü tarihi

Bu hafta pek hareketli geçti. Şu 11 aylık hayatımda aynı hafta içerisinde iki tane doğum günü kutlamasına katıldım.
İlki 29 ekimde benden bir yaş büyük olan Ece’nin kutlamasıydı. Ece prenses gibi olmuştu.Pembe ebisesi, örülü saçları ve yüzündeki o muzur ifadeyle işte bu “partinin kızı, doğumgünü çocuğu benim” diyordu adeta. Partinin en küçüğü bendim (benden 1 gün büyük bir yaşıtım olduğundan). Balonlar ve süslemeler ile çok eğlendim ama1 yaş daha büyük olsaydım eminim hem sihirbazın gösterileri,hem palyaço ile, hem yüzümü boyatarak,hem de koşuşturan çocuklar ile daha fazla eğlenebilirdim. Neyse seneye artık :)
İkinci doğum günü ise normalde 6 Kasımda doğan, benim sevgili oyun arkadaşım Uras’ın 2 Kasım Pazar kutladığı doğumgünü partisiydi. Tabii ki de Uraslarda olmak çok eğlenceliydi. Hem yine bir sürü balon vardı, hem de Urasla peşpeşe evde dolanmak çok keyifliydi ayrıca Uras’ın pastası çok şirindi.O mumları üflerken ben pastamı bekler bir şekilde koltuğumda oturdum. Sonra babalar bizi yanyana aldılar. Ve pasta kesilmeden hepberaber bir hatıra pozu çektirdik . Kısaca her iki doğum gününde de çok ama çok eğlendim.
Başlığa bakıp da 2 doğum günü kutlamasını anlattın, herhalde şimdi de doğum gününü hatırlatıp bizi davet edeceksin diye düşünüyorsanız yanıldınız. Vereceğim doğum günü tarihi kızkardeşimin doğum günü tarihi :)
Dedim ya çok hareketli bir hafta oldu diye. Salı günü annemin kontrolü vardı ve kardeşim de annem de artık tehlikeli haftaları geride bıraktılar. Kızkardeşim şu an bile doğsa artık bir tehlike kalmadı. Veeeeee işte beklenen tarih : eğer daha önce bir tarihte (doktorumuz 15'i itibariyle her an hazır olun siz yine de demiş) ben geleceğim diye bir girişimde bulunmazsa, Nehir, 21 Kasım Cuma sabahı aramıza katılmış olacak. Bu durumda ben ondan tam tamına 11,5 ay büyük olacağım :) Yani benim doğum günümde ailemiz artık çoktan 4 kişi olmuş olacak. Ne yapalım 5 Aralık’da çifte kutlama yaparız artık. Hem oyunlar oynayabileceğim, mıncıklayabileceğim, sırlarımı paylaşıp, muzurluklarıma alet edebileceğim bir kardeşten güzel hediye mi olur :)

23 Ekim 2008 Perşembe

Geri sayım başladı...

Anne, kardeşim buranın içinde mi???

Bakmayın siz yandaki “Nehir yolda” çubuğunda kalan günlere (mesela bu yazı yayınlandığı anda Nehir’imizin aramıza katılmasına 53 gün var gözüküyor), sevgili doktorum Sibel Hanım,ultrason verileri doğrultusunda bebeğin gelişimin 2 hafta önde olduğunu sezeryan olacağım için 20 Kasım itibariyle gün seçmemi söyledi :)
Önümüzdeki hafta kontrole gittiğimde kesinleştireceğiz ama şu an için aklımızdan geçen 2 tarih var 21 ya da 28 Kasım :) Bu da şu demek oluyor; Nehir’in aramıza katılmasına 1 ay kadar kısa bir süre kaldı. İşte şimdi heyecanlanmaya başladım…

17 Ekim 2008 Cuma

Bakıcı nasıl bulunur? Nasıl kaybedilir?

Yok mu benimle ilgilenecek tatlı bir abla?


Bir çocuğun en sağlıklı şekilde yetişmesi ve gelişmesi için annesi ile beraber olması elbetteki çok güzel bir şey. Ancak günümüz koşulları,bu çocukların gelecekleri adına annelerin iş hayatına devamını zorunlu kıldığında ya da benim gibi peşpeşe ve sorunlu bir hamilelik yaşandığında destek şart oluyor. Benim gibi bazı şanslı anneler, anneanne ve babaanne desteği ile bir süre ya da uzun bir süre idare edip çocuklarıyla geçirdikleri kısa zaman dilimlerinin “kaliteli zaman” olmasına özen göstererek durumu dengeliyorlar. Normal koşullarda ağustos ayında Efe Deniz 8 aylık olduğunda işe dönmeyi planlayan bendenizin yazla ilgili tüm planlarının olduğu gibi bu planının da nasıl suya düştüğünü okumuştunuz. Bir çeşit “kul kurar, kader güler” durumu anlayacağınız. Ağustosta işe dönemeyeceğimden bihaber bakıcı-abla arayışlarım bütün yaz devam etmiş ve kendimi şanslı saydığım bir şekilde tam da benim işe döneceğim zaman bizimle çalışmaya başlayacak tecrübeli, tecrübeleri benim gözlerimle denetlenmiş bir abla bulmuştum. Hikayemizin daha önce de paylaşmıştım ama okumayanlar için bir kez daha anlatayım;
“Havuzun çok kalabalık olduğu günlerden birinde annem kendine ait şezlonglardan birini çoluk çocuk gelen bir aileyle paylaştı. Bakıcı arayışlarına başlamak üzere olduğumuz bu dönem, bu ailenin yakında 1 seneliğine Amerikaya gideceklerini ve bakıcı ablalarını yanlarında götüremeyeceklerini öğrendik. Aile güvenilir başka bir aileye devretmek istiyordu ablalarını çünkü kız hem çalışkan hem dürüst hem de temiz pak çocuklarla iyi anlaşan bir bakıcıydı. Uzun uzun kızı inceledik, bebekle ilgilenmesine, davranışlarına baktık ve artık biliyorduk ki ağustos ortası gibi başlayacak olan bakıcı ablamızı bulmuştuk. Aile amerikaya gitti Lara bizim yanımıza geldi. Ancak saadetimiz uzun sürmedi. Amerika’ya giden ailenin annesinin babası beyin kanaması geçirmişti ve Pazar günü Türkiyeye dönüyorlardı. O hengame arasında çocukla ilgilenemeyecekleri için Larayı bir süreliğine almalarında sorun var mıydı? Biz vicdansız mıyız, böyle bir durumda “hayır” denebilir mi? Tabii ki Lara onların yanında olmalıydı. Hatta Lara tereddüt yaşarken bile biz “bak onların sana ihtiyacı var yanlarında olmalısın” diyorduk. Bu sebeple Çarşamba yanımızda işe başlayan ablamız 4 gün sonra yine eski çalıştığı ailenin yanına döndü. Yaklaşık 1 hafta kadar onlara destek oldu ve 1 hafta sonra yine bizim yanımıza geldi. Ancak geldiğinde yüzüne bir mahsunluk çökmüştü. Nedenini sorduğumuzda eski çalıştığı aile buradayken bizimle çalışmanın ona zor geldiğini söyledi. “Ahh ne vefalı kız” diye düşündüm içimden (salak+saf Başak). Bir yandan da diğer ailenin annesiyle görüşüyorum ne yapacaksınız diye. Amerikaya geri dönmeyeceklerini hem çocukları yuvaya başlayacakları için ihtiyaçları olmadıklarını hem bizim Lara’ya daha çok ihtiyacımız olduğunu o yüzen geri almayacaklarını söylüyor. İki hafta daha bu durumda idare ediyoruz. Efe Deniz ile araları iyi,yüzü gülmeye hatta bizle birlikte gelecek planları yapmaya başlıyor; doğacak kızımıza tokalar almaya, önümüzdeki yaz Efe Deniz ile havuz kenarında yakalamaca oynama hayalleri kuruyor, bizimle kalmak istediğini, kalbinin bizden yana olduğunu belirtiyor. İçimiz rahat (salak+saf Başak) O hafta izne çıktığı pazar, diğer anne arıyor annemi, gelip görüşmek istiyor benim annemde olduğumdan haberi yok. Beni de karşısında görünce çok şaşırıyor. Lara onu aramış ve geri dönmek istediğini söylemiş-miş, aklı başka bir yerde olan bir kız, çocuğumuza da iyi bakamazmış,aslında o kal derse yine de bizimle kalmasını sağlayabilirmiş ama çocuğumuza faydası olmazmış biz yeni bir bakıcı bulana kadar ama bizimle kalabilirmiş...Kısacası “şaibeli” bir gidiş!!! Annemin yüzündeki ifadeyi görmeniz lazımdı,resmen gözünden ateş çıkıyordu. Efe Deniz bakıcımıza alışmış, herşeyi düzene sokmuşuz hadi tekrar sil baştan ve neredeyse kaybedilen 1 ay süre. “Hemen eşyalarını alsın bir gün bile daha fazla kalmasına gerek yok” dedi. Karşı taraf zorlanırsınız diye ısrar etse de, annem çok net. “ Başağın erken doğum tehlikesi olmasa bu kadar sorun olmaz ama bize çok vakit kaybettirdiniz, birgün daha bizimle geçirmesine gerek yok” diyor.
Annemin tepkisinin o dönem Lara’ya olduğunu zannetsem de annem Lara’dan değil ailenin annesinden şüpheleniyor ki hala belirsizlikler olsa da son zamanlarda öğrendiklerimiz de bu doğrultuda oluyor. Aslında döner dönmez, “bakın işler ters gitti, bizim oğlan Lara’ya alışık kusura bakmayın ama Lara’yı geri almak zorundayım” dese hiç sorun çıkmayacak. Ne biz zaman kaybedeceğiz, ne de Efe Deniz alıştığı kişiden ayrılmak zorunda kalacak. Tüm bunlara Efe Deniz’in artan kiloları ve annemin koluna yapışık yaşaması sebebiyle annemin sağ kolunda hissizlik-ağrı ve tutmama eklenince nasıl zor durumda kaldık tahmin edin. Diğer ailenin annesi o Pazar beni defalarca arayıp irtibat numaraları ve başka bakıcı isimleri verdi. Hemen o akşam bir tanesi ile görüşmeye gittik. Azerbaycanlı,30 yaşında eli yüzü düzgün ve çocuk hemşiresi olan tombiş bayanı gördüğümde içimden “ama çok kolay oldu, yeni ablamızı bulmak” diye geçirdim. Ancak çaylarımızı içip koşulları konuşurken daha önce çalıştığı yerden 1.500 YTL’den ayrıldığını bu yüzden bizde de minimum bu fiyat + izin paralrı koşuluyla çalışabileceğini söylediğinde son yudumladığım çayın boğazımda nasıl donup kaldığını az çok tahmin edersiniz herhalde…
O hafta içi ajans maceralarımız başladı. İnternetten araştırıp bulduğum muhtelif ajanslardan aldığım randevularla annem, Efe Deniz ve yuvarlana yuvarlana yürüyen ben, ajans ajans gezmeye başladık. Hiçbir ajansı zor durumda bırakmamak için ajans isimlerinin vermeyeceğim. İlk gittiğimiz ajans gayet nezih ve temiz bir ajanstı. Bayan G, bizimle çok güzel ilgilendi ve elinde bizim kriterlerimize uygun sadece bir bayan olduğunu söyledi. Eli yüzü düzgün, temiz pak, 30 yaşında olan bu bayan çok az türkçe biliyordu ama o gün boyunca gördüğümüz kişilerin içinde en iyisi idi. Tek sorun 600$+izin parası karşılığı çalışmak istiyordu ve aracı olan ajansımız da aynı parayı bizden komisyon olarak alıyordu bu para karşılığı da 3 ay danışmanlık hizmeti veriyordu. 3. Ayın sonunda bakıcımız giderse yeni bakıcı için tekrar para vermemiz gerekiyordu. Bir sonraki gittiğimiz ajans, bir önceki ajansın bu uygulamayı bilerek yaptığını, her 3-4 ayda bir kadınlara başka iş bularak yeni kadın üzerinden tekrar para kazandıklarını söyledi. Bunları söyleyen 2. Ajansın bize süper hizmet verdiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bir kere içeri girerken bile endişe ediyordu insan. Yaşları 16 ile 60 arası değişen bakıcıların kiminin tüm dişleri altın kaplama, kiminin suratından düşen bin parça, kiminin öyle gözü açık ki evde ne varsa götürebilecek, kimi değil çocuğa kendine bile bakamayacak durumdaydı. Bu ajansda görüştüğümüz bakıcıların maaşları da 500 ile 700$ +izin parası arasında değişiyor, bakıcının bir maaşı kadar ücret ajansa komisyon olarak veriliyor ve 6 ay danışmanlık hizmeti alınabiliyordu. Kendimizi dışarı zor attığımızda telefonum çaldı. Günün sonunda görüşeceğimiz ajans sahibiydi arayan. Polis baskın yapmıştı ve onlar kaçmışlardı, bugün görüşmemiz mümkün değildi. “Nasıl yani, ya biz de orada olsaydık???, acaba polis bizi de alır mıydı?” Allahım nelerle uğraşıyorduk!!! Yarın için bana yer ve zaman bildirmek üzere kapattı telefonu bay H. Üçüncü ve o gün için son görüşmemiz olan ajansa geldiğimizde,düzgün ajanslar da olduğunu gördüğüm için içim rahatladı. Gayet profesyonel iki bayan karşıladı bizi. Aradığımıza yakın özelliklerde sadece bir bakıcı vardı ellerinde onun da yaşı ne yazık ki 42 idi. Efe Deniz’in hareketliliğine 42 yaşında bir kadının yetişmesi pek mümkün olmayacağından teşekkür ederek ve başka olasılıklarda tekrar görüşmek üzere diyerek, ayrıldık. Eve geldiğimizde sudan çıkmış balık gibiydik. Bu nasıl bir sektördü, canını birine emanet etmek ne zor işti. Dokunsalar ağlayacaktım. Zavallı annem tutmayan koluyla Efe Deniz’i idare etmeye çalışıyor, ben de elimden geldiğince destek olmaya çalışıyordum ama biraz fazla yerde vakit geçirsem hemen bir kramp aklını başına topla diyor ve yine tüm yük anneme kalıyordu. Ertesi gün, bir önceki gün kendimi yorduğumdan olsa gerek ağrılarım olduğundan bütün gün yatmak zorunda kaldım.
Bir sonraki gün bay H aradı (hani şu basılanlar). Kadıköy’de olduklarını söyledi. Bizim de Kadıköy’de bir görüşmemiz vardı. Önce bay H ve saz arkadaşlarını görelim dedik. Adam gayet kibar ama saz arkadaşları?!?… ikinci ajansta karşılaştığım manzaraya ek olarak birkaç adet kırmızı ojeli-rujlu, derin göğüs dekolteli, düşük bel pantalonu ile eğilip Efe Deniz’i alırken tüm hatlarını görme fırsatı bulduğum birkaç hatun daha eklerseniz, burada görüştüğüm 10 küsür kadından hiçbirini de bakıcı-abla olarak evime sokmayacağımı az çok tahmin etmişsinizdir.

Dışarı çıktığımızda annem de ben de derin bir nefes aldık. Görüşeceğimiz son bir ajans kalmıştı ama bizdeki umut iyice tükenmişti. Ajans ilk bakışta çok derbeder görünsede karşımızda bizle görüşmeyi bekleyen kız gayet cici ve terbiyeliydi. 20 yaşında,ilk defa memleketinden ayrılmış olan bu Türkmen kızı hiç türkçe bilmiyordu ama söylenenleri az çok anlıyordu. Akrabasının da Türkiyede yaşıyor olması bir avantajdı. F hanım ile koşulları konuştuk. Bu ajans sadece yarım maaş komisyon alıyordu ve 1 yıl danışmanlık hizmeti veriyordu. Annemle birbirimize baktık ve “tamam, oldu bu iş” dedik. Ajans’dan çıkarken yeni ablamız da bizimle birlikteydi artık. Günlerden Perşembeydi. Yeni ablamız O. İle Efe Deniz iyi anlaşmışlardı. O. Da annemlerde kalıyor ve Efe Deniz’in düzenini, yemek pişirme tarzımızı öğreniyor, bir çeşit staj yapıyordu. Tüm gün yaptığı Efe Deniz ile oynamak ve akşam yemeğinden sonra bulaşıkları makinaye koymaktı.
Efe Deniz uyuduğu zamanlarda da gelip bizimle oturuyordu. Bizim eve de alışması için bir gün annemle beraber bize geldiler. Eşimin 3 thisirt ve 2 gömleği vardı ütülenecek. Ütüyü nasıl yaptığını görmek için Efe Deniz uyuduğunda bunları ütülemesini ve öncelikli olarak thisirtlerden başlamasını istedim. Bizim ütü şu buhar tanklılardan olduğundan thisirtün üstünden bir kere geçtin mi hemen ütüler, yarım saat sonunda bizim kızdan es seda çıkmayınca yanına gittim. Bir de ne göreyim 3. Thisirte daha yeni geçmiş. Neyse alışınca düzelir dedim,gömlekleri annem devraldı ütü 1 saat daha sürmesin diye. Çarşamba sabahı (O.nun 6.günü) annem aradı, O’nun yüzünden düşen bin parça gelelim de bir konuşalım dedi. Bize geldiler, gerçekten de hatunun karadenizde gemileri batmış gibiydi. 1 saat boyunca dil döktük “ Neyin var O’cum? Hasta mısın? Birşeye mi bozuldun? Biriyle mi tartıştın? Anneni mi özledin? Sevgilin mi var ve aramadı? Biz mi bir şey yaptık…..daha neler neler… Bir saatin sonunda bizimki kendini banyoya kapadı yaklaşık yarım saat sonunda çıktığında ağlamaktan gözleri kıpkırmızıydı. Haydaaa, küçücük kız nesi var filan derken akrabasını arayıp, durumu anlatmak geldi aklımıza. G. Teyzeysini aradım ve “O. çok üzgün bize açılmıyor, onun bu hali bizi de üzüyor bir konuşsanız diye telefonu O’ya verdim. Kendi dilinde konuştu, konuştu telefonu bana geri verdiğinde G. Teyzesi memleketini annesini özlediğini, geri dönmek ve bu ülkede kalmak istemediğini bugün O.yu ajansa geri getirip getiremeyeceğimizi sordu.Tabii hemen apar topar O.’yu ajansa geri götürdük. Azıcık yüzü güldü ama bu sefer de bizden ayrılacağına üzülüyor. İki de bir de gelip Efe Deniz’e bakıyor gözleri dolu dolu oluyor. Ajans sahibi F. Hanım çok şanslı olduğumuzu Tokat’tan gelen yeni bir bakıcı adayı olduğunu söyledi. Kızcağızın Tokat’ta 3 yaşında bir çocuğu vardı ama boşanmak üzere olduğu için ailesi reddetmiş, eşinin ailesi de çocuğu göstermiyorlardı. 20 yaşındaki bu çıtı-pıtı dilimizi anlayan ve kimsesiz hisseden bu yeni ablayla ayrıldık ajanstan. S. Hem eli çabuk, hem hamarat, hem de Efe Deniz ile iyi anlaşan bir kızdı. Kısaca arada kaçamak içtiği sigaralar bir de sürekli mesaj geldiğini anladığımız bip’leyen telefonu dışında hiç problemimiz yoktu. Taa ki bayram sabahına kadar. Bayram sabahı S. Anneme, eşinin onu tehdit ettiğini, anne olduğu için bebeğe bir zara gelirse diye endişelendiğini bunu bizimle paylaşmazsa vicdan azabı çekeceğini ve kalma ya da gönderme kararını bize bıraktığını söylemiş. Çok kafamız karıştı, çok üzüldük, sürekli bir gel-git yaşayıp durduk. Ama alkol aldığı zaman cam-çerçeve indiren, kendini jiletle doğrayan ve silahı olan bir adamdı söz konusu olan. Bir izin gününde S’yi takip edip, gecenin bir vakti kapıya dayansa, eşim kapıyı açtığında saldırsa, ya da parka ..vs’ye gidildiğinde Efe Deniz’i kaçırmaya kalksa ne yapardık. Üzüle üzüle de olsa ayrılmak zorunda kaldık S’den. Bu dönem Lara’nın çalıştığı evden bir haber geldi. Lara’nın bir akrabası bayram sonunda ülkesinden dönecekti ve iş arıyordu. Daha önce ikiz bakmış olan bu kızın çok methini duymuştum. Bayramın son günü gittik ve görüştük. Babasıyla birlikte görüşmeye gelen kız, Lara’yı çok andırıyordu ve masanın altında bir saniye bile durmayan bacağı ne kadar hiperaktif olduğunun sinyalini veriyordu, ki bizim de aradığımız buydu. Bayram bittikten sonra başladı çalışmaya. Neredeyse 2 hafta olacak, şimdilik bir sorun yaşamadık ve oldukça memnunuz (tak tak tak). Ama artık güvenim kalmadığından bakalım önümüzdeki günler ne gösterecek demekten alamıyorum kendimi.
Tüm bu süreç, bana bakıcı ararken nelere dikkat edilmesi gerektiğini az çok öğretti:
1-Bakıcıyı tanıdık aracılığı ile bulmayı dene, bulamıyorsan ajansların hilelerine kanma (bu konuda tecrübe sahibi oldum, son çalıştığım ajansın no’sunu ihtiyacı olanlara verebilirim)
2-Çocukları sevip sevmediğini sorgula ( hiç durmadan 1 saat ağlarsa ne yaparsın, yemeği yüzüne püskürtse ne yaparsın, saatlerce uyumamak için direnirse ne yaparsın..vb gibi ama tabii ilk etapta sana “ehh uyumuyorsa kapısını kapar bırakırım tek başına” demiyecektir)
3-Bakıcının yaş aralığının 18-35 olmasına dikkat et (ki 30 üstü olanlar genelde emekleyen ya da koşturan bir çocuğun peşinde bir süre sonra yeterli enerjiyi koruyamayabiliyor. Genç bakıcılar ise saatlerce oyun oynamaktan sıkılmıyorlar)
4-İlk başlarda kimseye güvenme, söylediklerinin yarısına inan. (O ile ve S ile ilgili sonradan başka konular çıktı)
5-Tüm isteklerini, çocuğun ve evin durumunu en başta belirt. (ben her seferinde bakın bizim oğlan biraz hırçın ve çok hareketli, evde sigara içilmesini kesinlikle istemiyorum diye belirtmeme karşın “sizin oğlan da amma hareketli lafını duydum ve odaya kapanıp sigara içildiğine şahit oldum)
6-Eli çabuk ve hamarat olup olmadığını sorgula (sen çocuğunla parka gittiğinde ya da çocuk uyuduğunda etraf oyuncakla doluyken oturup Seda Sayan izleyenleri çok duydum ve yarım saatte 3 thisirt ütüleyemeyenine şahit oldum)
7-Mümkünse, tüm gün çocuk ve bakıcı başbaşa evde kalacaksa, evin muhtelif yerlerine kamera sistemi döşet
8-Ve canının parçasını emanet ettiğin kişiye asla çalışan muamelesi yapma (bu çok tartışılan-tartışmaya açık bir konu ama ben bakıcı kelimesini bile kullanmamaya özen gösteriyorum, artık o bizim evimizin bir parçası,çocukların ablası oluyor. Kendi masalarında yemek yedirmeyenleri, kendi yediklerinden farklı yemek verenleri ve hizmetçi muamelesi yapanları duydukça da şaşırıyorum)
Sonuçta tüm bunları bilmek yetmeyebiliyor. İyi bir bakıcı bulmak biraz da şans işi. Umarım bizim bu ablamız yıllarca kalır bizimle de aynı hengameleri bir daha yaşamayız. Darısı tüm bakıcı arayanların başına…



glitter-graphics.com

13 Ekim 2008 Pazartesi

Oyun Grubu


Yasemin-Atilla ve Uras ile birlikte ,pek çok blogda rastladığımız oyun grubu aktivitesini Pazar günleri buluşmaları şeklinde yapıyorduk. Sonra Yasemin, bana Mothercare’de tanıştığı Sinem ve oğlu Berk’ten bahsetti ve Sinem’in de bu buluşmalara sıcak baktığını söyledi. Böylelikle üç bıcırın ilk buluşması bu Cuma gerçekleşti. Çocukları birarada seyretmek gerçekten çok keyifli. İlk etapta hiçbiri birbiriyle ilgilenmedi, hepsi önündeki oyuncağa ya da annesine sarıldı (benimki anneanneye). Sonra buluşma saatimiz Berk’in uyku saatiyle çakıştığından Berk uykuya gidince önce Efe Denizle Uras başbaşa oynadı. Uras ve Efe Deniz karşılıklı oyuncak savaşı yaptılar. Uras hangi oyuncağı alsa Efe Deniz, oyuncağı Uras’ın elinden çekti aldı, Uras da geri aldı durdu. Ama en komiği,bir ıslak mendilin birinden diğerine sürekli bir çekiştirme halinde geçip durmasıydı. Düşünün oyuncak bile değil,ıslak mendil :)

Efe Deniz oyuncağımı aldıııııı....

Heheh geri aldımm :)

Yine de hoşumuza gitti aidiyet duygusu gelişmeye başladıysa,paylaşma da peşinden gelecektir diye düşündük.
Beraber oynayalım mı?


Sonra Berk de uyanınca salona geçtik ve beylerin ikindi atıştırma faslı başladı.


Dizildik koltuğa yemeklerimizi bekliyoruz

Berk daha önce çok fazla katı gıda ile tanışmamış, sanırım ilk defa muzu denedi ve çok sevmişe benziyordu. Uras’ın da tercihi muzdan yanaydı. Bizimki ise biraz yoğurt(Yasemin’in ellerine sağlık), biraz da sevgili Yasemin’in bizler için hazırladığı kekten yedi. Uras’ın uyku vakti geldiğinde bizimki sürekli bağırıp, çağırıp deli dana gibi bir oraya bir buraya saldırıyordu. Bu gürültüde nasıl uyuyacak Uras’cım derken, üç çocuklu bir ortamda bulunmanın yarı şaşkınlığı yarı yorgunluğuyla kurtarıcı fikir annemden geldi: “biz Efe Deniz’i alıp çıkalım, dışarıda açık havada uyusun, hem Uras rahat uyur, hem siz rahat edersiniz”. Gerçekten de Efe Deniz dışarı gittikten sonra evde bir sesszilik oldu. Berk maaşallah hem çok kibar, hem de sakin bir çocuk. Uras desen hareketli ama o da kibar. Bizim ki hem hareketli hem cazgır. Bir yandan tüm ses çıkaran oyuncakları çalıştırıp, bir yandan elindeki kutu ya da oyuncakları birbirine vurarak es çıkartıp bir yandan da yüksek sesle söylenip,bağırıp çağırabiliyor. Hal böyle olunca Efe Deniz’in olduğu ortam evlere şenlik oluyor. Valla bu gidişle ilerde kimse evine kabul etmeyecek bizi.

Uras da uykusunu alınca bu sefer Uras ve Berk beraber oynadılar.

Resmimizi çekiyorlar poz verelim
Biraz da kokteyl modunda sohbet edelim...

Sonuç olarak ilk buluşma, hangi saatlerin uygun olacağını ve nasıl yaparızı keşfettiğimiz, çocukların birbirini tanımaya çalıştığı (daha sonraki buluşmalarda birbirlerine daha ilgili olacaklarını düşünüyorum)annelerin fikirlerini paylaştığı bir gün olarak geçti. İkinci buluşmamız bu Cuma, bakalım bu buluşmada neler yaşayacağız?


glitter-graphics.com

11 Ekim 2008 Cumartesi

Bir müjdeli haber daha

Bir bebek = Mucize , isimli yazımda hayatımda önemli yere sahip iki insanın bebek beklediklerinden bahsetmiştim. İşte dün itibariyle, Hoşver çifti 41 küsür haftanın sonunda kızları Duru'ya kavuştular. Duru prenses yerini o kadar sevmiş ve benimsemiş olmalı ki hani nerdeyse Nehir'in doğumunu bekleyecekti gelmek için. Zeynep'i bir kez daha takdir ettim normal doğum diye direnip 12'den 19:25'e kadar mücadele ettiği ve amacına ulaştığı için.
Her yenidoğan insanın içine bambaşka bir sıcaklık veriyor. Öyle tatlıydı ki süt emme savaşını verirken. Ne çabuk unutuyor insan ne kadar minik ve savunmasız olduklarını...Neyse ilerde seninle bol bol zaman geçireceğiz nasıl olsa, o yüzden tekrardan aramıza HOŞGELDİN DURU PRENSES!

Bu arada henüz çok yeni olmasına rağmen Duru'nun günlüğü'ne buradan ulaşabilirsiniz...

08 Ekim 2008 Çarşamba

10 Aylık Efe Deniz , 7 aylık Nehir, 32 haftalık Başak


Pazartesi günü (6 Ekim) sağlık ocağına gittik. Malum 1 yaşına kadar aşı sürecimiz bittiğinden hastalık olmadığı müddetçe boy ve kilo ölçümü için para vermek çok da mantıklı olmuyor. Hem ben de tetanoz aşımın 2.sini olmuş oldum. Efe Deniz’in kilosu ve boyu normal gibi. Gibi diyorum çünkü tartıda rahat durmadığı için 9.400 ile 9.700 arasında değişen bir ağırlık gösterdi. Biz ortalamasını alıp 9.500gr kabul ettik kendisini. Aynı sıkıntıyı boyunu ölçmeye çalışırken de yaşadık . Ayakları dursa kafasını kaldırdı bir düzgün ölçtürtmedi boyunu :) Neyse ki sonuç olarak ikimiz de kilo ve gelişim olarak olmamız gereken sınırda çıktık.
Ben 2. hamilelikte, daha şişlerim ve kilolarım üzerimdeyken hamile kaldığımdan yuvarlanan bir top olurum zannediyordum. Neyse ki Efe Deniz’e hamile olduğum haftalardaki kilom ile aynı seyirde gidiyorum. Bakınız ilk resim Efe Deniz’li göbeğim,ikinci resim ise Nehir’li göbeğim :)

Efe Deniz Ekim başı


Nehir Ekim başı



Kızımızın da gelişimi şu an için geyet iyi gidiyor (tak tak tak maaşallah). Şu aralar 2 kg’mı geçmiş olmalı.
Neyse dönelim Efe Deniz’e. Son yazdığımdan bu yana 15 gün geçti ve bu 15 günde bile çok değişti-gelişti beyimiz.
Bir kere moral bozacak şekilde “anneannem” diyor. Baba ve dede zaten diyordu ama “anne” diye bir şey yok. Bununla beraber kendi kendine şarkı gibi birşeyler söylüyor,lay lay lay diyor, kızınca dur durak bilmeksizin kızgınlığını anlatan karmaşık kelimeler kullanıyor. Aba, day, vuu,buu da lügatındaki yeni kelimeler.
Emeklemesi çok hızlı bir hal aldı ama en önelisi sıralarken arada elini bırakıp birkaç saniyeliğine kendi başına ayakta durabilmesi.
Hatta oyun parkında elini bırakıp bir kenardan diğerine geçiş yaptığı bile oldu. Bunları ilk adımları olarak saymalı mıyım bilemedim. Ama itiraf etmeliyim ki bu oyun parkı bizim bıcıra çok yaradı. Tutunup zıplaması, içerden dışarı tek eliyle yakalayıp attığı ve geri atmamızı beklediği top oyunu, kenardan eğilip tülden bakarak “ce-e” yapması,kendini parktan aldırmak için yaptığı türlü şirinlik numaraları…vs.
Büyüklere yaptığı şirinliğin haddi hesabı yok. El sallamalar, baş-baş yapmalar, alo diyen birini görünce elini ya da oyuncağını kulağa götürmeler, başını yana eğip şirin şirin göz kırpmalar daha neler neler. Ama yaşıtlarına gelince biraz bencilleşme mi başladı ne? Pazar günü Uras’lar geldi. Uras, eline ne aldıysa bizimki elindekini bırakıp hep Uras’ın elindekini almak istedi. Hadi Uras 1 ay büyük ve idare edebildi ama Yiğit’ler (6aylık) geldiğinde tam bir kriz yaşadık. Yiğit’e ne versek hemen elinden aldı. Hatta Yiğit’in kendi oyuncaklarını bile. Gecenin ilerleyen saatlerinde ortama baktığımda Nehir geldikten sonraki halimi gördüm ve feci gözüm korktu. Baksanıza yarım saatte salonun haline.



İki çocukla ne olacak benim halim???

Hadi dağanıklığı da geçtim Yiğit bir yandan ağlarken Efe Deniz’in sürekli bir yerlere tırmanma-kaçma-yıkıp devirme girişimi sonucu biz ebeveyinler “merhaba-nasılsın” dışında tek kelime edemedik desem yalan olmaz. Gecenin sonunda Yiğit’in gözü önündeki oyuncak yüzünden, Efe Deniz’in de alnı sehpanın köşesi yüzünden mordu. Tek dileğim şimdi kızımızın da Efe Deniz kadar yaramaz olmaması.
Yaramazlık görceli bir kavram tabii ama Efe Deniz anneannesinde kaldığından ve daha ilk ağlama sesi duyulduğunda “ağlatmayın çocuğu” diye müdehale eden bir dede faktörü olduğundan oğlumuz iyiden iyiye her istediğini ağlayarak yaptırabilen, “hayır ve cıss” kelimelerine gülerek bakan,örtüleri tutup çekip üzerilerindekileri deviren,vazoları kıran, çiçekleri yolan, resim çerçevelerini aşağıya indirmeye çalışan,bulaşık makinasına,buzdolabına girmeye kalkan,bulduğu her kutuyu devirip içinde ne olduğuna bakmaya çalışan kısaca zaptedilmesi zor bir çocuk oldu. Ve bunu nasıl düzelteceğim konusunda şu an hiçbir fikrim yok.
Tüm bunlara rağmen bu kadar hareketli olması hoşuma gidiyor. Sessiz,sakin bıraktığın yerde oturan bir bebek olmasını da istemezdim herhalde. Tabii bunu bir de anneme sormak lazım. Çok yakında 4. ve son olduğuna inandığımız bakıcı ablamızla bize transfer olacaklar. İşte o zaman göreceğim günümü. Bu arada evet, yanlış okumadınız 4. Bakıcımıza geçtik bile ama daha önce de yazdığım gibi bakıcı hikayeleri apayrı bir yazı konusu olacak kadar uzun. Çok yakında “bakıcı nasıl bulunur, nasıl kaybedilir”…


07 Ekim 2008 Salı

Çok çok gecikmiş sobe

8 eylülde Sudamlam sobelemiş beni. Bunca zaman geçmesine rağmen, konu bu kadar güzel olunca dayanamadım geç de olsa yazmak istedim.

Konu: Mutluluğun tarifi ve resmi.

Aslında daha önce bu konuda yazdığım ve adı zaten mutluluğun resmi, olan bir yazı var. Bu yazıda mutluluğun, bekarken,evlenince ve çocuktan sonraki hallerinden bahsetmiştim kendi adıma.

Ama sonra Damla'nın annesi Yaprak'ın, blogunda en mutlu olduğu anı anlatmış olması ,beni de bugüne kadar en mutlu olduğum anı sorgulamaya itti. Ve peşpeşe iki an canlandı gözümde.

İlki, eşimin (hiç beklemediğim bir anda, annemler ile işbirliği yaparak gerçekleştirdiği, kalbimin yerinden çıkacağını, zamanın durduğunu ve o anda sonsuza kadar kalacağımızı sandığım) aşırı romantik evlenme teklifi.

İkincisi ise mutluluğun resmi de diyebileceğim, oğlumu kucağıma aldığım o ilk an.


Gözümden süzülen o bir damla yaş, mutluluğun ve birbirine karışmış binbir güzel duygunun en saf haliydi.

Sanırım bir-iki ay sonra en mutlu anlarımı düşündüğümde bir yeni görüntü daha belirecek gözümün önünde :)

Konu bu kadar güzel olunca, ben de bu yazıyı okuyan herkesi sobeliyorum Kim en mutlu olduğu anı ve mutluluğun resmini paylaşmak istiyorsa yazsın. Herkese Sobeee :)














glitter-graphics.com

24 Eylül 2008 Çarşamba

Elif'in kızı doğduuu

Elif dün sabah itibariyle 40. haftasını tamamalayan Vera Elvin'ine kavuştu. 3.300 gr doğan minik süprizin ve annesinin sağlığı yerinde.
Vera'ya aramıza hoşgeldin derken bu müjdeli haberi siz blogcu dostlarla paylaşmak istedim :)


glitter-graphics.com

23 Eylül 2008 Salı

9,5 aylık Efe Deniz ve son zamanlardaki hallerimiz

Uzun çok uzun zamandır yazmadım,yazamadım yine. Bu sefer sadece uzun uzun yatışlarım engel olmadı yazamama. Tabi ki yatarak yazma özürlü bir insan olduğum için de uzun süredir yazamadım ama aynı zamanda, iş yerimin tatsız bürokratik işlerle beni muattap etmesi, yeni başlayan bakıcımızın “şaibeli” gidişi, bazı ailevi sağlık sorunları gibi tatsız sebepler de ister istemez yazma şevkimi kırdı ve bir türlü geçemedim klavyenin başına. Oysa Efe Deniz ile ilgili o kadar çok şey değişti-gelişti ve o kadar çok fotoğraf birikti ki...
Yazının mutlu sonla bitebilmesi için Efe Deniz ile ilgili haberleri sona saklayayım. Bu arada yazamadığım süre zarfında bizi merak ederek gerek telefonla gerek mail ile durumumuzu soran herkese teşekkür ederiz. İyi ki varsınız :)
Eveettt, nereden başlasam? Sırayla ilerleyip önce 18 Ağustos ücretsiz iznimin bittiği güne dönelim.
Uzun zamandır yatmanın ve işten-güçten uzak kalmanın sıkıntısıyla işe döneceğim gün erkenden uyanıp sanki işbaşı yapabilecekmişim gibi hazırlandım ve servise binerek işyerime vardım. İlk hatayı servise binmekte yaptığımı sonradan farkettim. O kadar çok hoplaya zıplaya bir yolculuk yaptım ki o gün bu gündür Nehir’in ayaklarını resmen rahmimde hissediyorum. İşyerine vardığımda herşey çok güzeldi herkes beni ilgi ve neşeyle karşıladı (müdürüm bile-ki hasta olduğu zaman bile işe gelen,rapor kelimesinin “r”sinden nefret eden müdürümün bu kadar zamandır yok olmama ve yakında yok olacak olmama rağmen beni böylesi güleryüzle karşılaması gerçekten çok ilginçti benim için). Öğlene kadar durumdan haberi olmayan arkadaşların karnıma şaşkın şaşkın bakıp “nasıl yani kaç aylık oldu,hala doğurmadın mı?” ya da “ikizi içerde mi kaldı” gibi tepkilerine maruz kaldım. Öğlen ise rapor için almam gereken vizite kağıdını aldım ve hastaneden 32. Haftaya kadar yatmam geketiğini bildiren raporu alarak işyerine teslim ettim. Ay sonu geldiğinde bizim işyerinde her “uzman kadrodaki” çalışan gibi(bizim işyerinde uzman kadro ve görevli personel diye bir ayırım vardır ve ezilen zavallı görevli personeller raporlu oldukları-doğum izninde oldukları durumlarda maaşlarını SSKdan alırlar) hesabıma baktım ve birşey göremedim. İşyerini aradığımda artık çok uzun süredir işyerinde olmadığımdan “uzman kadro” çalışanı olmaya devam etsem bile işe dönene kadar maaşımı SSK’dan almam gerektiğini söylediler. Gözümde hemen SSK kuyrukları canlandı. Normal koşullarda sorun değil belki ama benim uzun süreli ayakta durmamam gerektiğine göre yoksa Nehir bir SSK kuyruğunda mı dünyaya gelecekti???
Ay sonunda (1Eylül) kendimi SSK da buldum. Ama o da ne? numara veren alette numara kalmamış. Elimde rapor öylece şaşkın şaşkın bakıyorum etrafa. Bir bankoya yanaştım “afedersiniz bir şey soracaktım” dedim. Elimdeki raporu aldı: “bu banko sadece sonu 0 ve 3 ile bitenlere bakıyor,siz 7.bankoya gideceksiniz” dedi. 7. Bankoya baktım, biri gelsede bir kavga çıkartsak diye sinirli sinirli sırasını bekleyen 3 adam, elinde bebeğiyle bir kadın ve bir yaşlı amca. En doğrusu en yüksek mercii ile görüşmek deyip içeri daldım ve müdürün yanına gittim. Rapora baktıktan sonra, hızlı ve kesinlikle anlayamayacağım bir şekilde “ ağustos maaşını bir sonraki ayın son günü, eylül maaşını bir sonraki ayın son günü işverenin düzenleyeceği çalışmamazlık belgesi ve ağustos ayı için düzenleyeceği prim ile alacaksın” dedi. Bakışlarım o kadar boş gelmiş olacak ki, raporumun arkasını çevirdiği gibi söylediklerini kısa madeler halinde yazdı gülegüle anlamına gelen “tamam” cümlesiyle bir sorunu daha çözmüş olmanın verdiği huzurla koltuğuna yaslandı. Çıkmış olduğum merdivenleri tektek ve ağır aksak inerken arkamdan hızlı hızlı inmeye çalışan ve hamile olduğumu anlamayan kişlerin pek çoğunun bana ve sülaleme varan nahoş cümlelerini duymamazlıktan gelip, ben de benzer nahoş cümleleri, acaba şirketim için mi, yoksa sağlık sistemindeki düzensizlikler için mi kursam diye düşünüyordum.
Herşey o kadar da kötü değildi-daha doğrusu ben öyle zannediyordum-. Mesela 20 Ağustos’da Efe Deniz’in yeni ablası artık yanımızdaydı. Annemin yükü biraz olsun hafiflemişti. 9 kiloya yaklaşmakta ve anneanne kucağı bağımlısı olan oğlumuz en sonunda annemin sağ kolunun iflasına sebep olmuştu çok yakın bir tarihte. Lara, oğlumuzu tutarken annem en azından kendine ayıracak kısa molalar bulabilmeye başlamıştı. Önce bakıcı ablamızı nasıl bulduğumuzu anlatayım çünkü bakıcı bulmak başlı başına hikaye-imiş-. Havuzun çok kalabalık olduğu günlerden birinde annem kendine ait şezlonglardan birini çoluk çocuk gelen bir aileyle paylaştı. Bakıcı arayışlarına başlamak üzere olduğumuz bu dönem, bu ailenin yakında 1 seneliğine Amerikaya gideceklerini ve bakıcı ablalarını yanlarında götüremeyeceklerini öğrendik. Aile güvenilir başka bir aileye devretmek istiyordu ablalarını çünkü kız hem çalışkan hem dürüst hem de temiz pak çocuklarla iyi anlaşan bir bakıcıydı. Uzun uzun kızı inceledik, bebekle ilgilenmesine, davranışlarına baktık ve artık biliyorduk ki ağustos ortası gibi başlayacak olan bakıcı ablamızı bulmuştuk. Aile amerikaya gitti Lara bizim yanımıza geldi. Ancak saadetimiz uzun sürmedi. Amerika’ya giden ailenin, dedesi beyin kanaması geçirmişti ve Pazar günü Türkiyeye dönüyorlardı. O hengame arasında çocukla ilgilenemeyecekleri için Larayı bir süreliğine almalarında sorun var mıydı? Biz vicdansız mıyız, böyle bir durumda “hayır” denebilir mi? Tabii ki Lara onların yanında olmalıydı. Hatta Lara tereddüt yaşarken bile biz “bak onların sana ihtiyacı var yanlarında olmalısın” diyorduk. Bu sebeple Çarşamba yanımızda işe başlayan ablamız 4 gün sonra yine eski çalıştığı ailenin yanına döndü. Yaklaşık 1 hafta kadar onlara destek oldu ve 1 hafta sonra yine bizim yanımıza geldi. Ancak geldiğinde yüzüne bir mahsunluk çökmüştü. Nedenini sorduğumuzda eski çalıştığı aile buradayken bizimle çalışmanın ona zor geldiğini söyledi. “Ahh ne vefalı kız” diye düşündüm içimden (salak+saf Başak). Bir yandan da diğer ailenin annesiyle görüşüyorum ne yapacaksınız diye. Amerikaya geri dönmeyeceklerini hem çocukları yuvaya başlayacakları için htiyaçları olmadıklarını hem bizim Lara’ya daha çok ihtiyacımız olduğunu o yüzen geri almayacaklarını söylüyor. İki hafta daha bu durumda idare ediyoruz. Efe Deniz ile araları iyi,yüzü gülmeye hatta bizle birlikte gelecek planları yapmaya başlıyor; doğacak kızımıza tokalar almaya, önümüzdeki yaz Efe Deniz ile havuz kenarında yakalamaca oynama hayalleri kuruyor, bizimle kalmak istediğini, kalbinin bizden yana olduğunu belirtiyor. İçimiz rahat (salak+saf Başak) O hafta izne çıktığı pazar, diğer anne arıyor annemi, gelip görüşmek istiyor benim annemde olduğumdan haberi yok. Beni de karşısında görünce çok şaşırıyor. Lara onu aramış ve geri dönmek istediğini söylemiş-miş, aklı başka bir yerde olan bir kız, çocuğumuza da iyi bakamazmış,aslında o kal derse yine de bizimle kalmasını sağlayabilirmiş ama çocuğumuza faydası olmazmış biz yeni bir bakıcı bulana kadar ama bizimle kalabilirmiş...Kısacası “şaibeli” bir gidiş!!! Annemin yüzündeki ifadeyi görmeniz lazımdı,resmen gözünden ateş çıkıyordu. Efe Deniz bakıcımıza alışmış, herşeyi düzene sokmuşuz hadi tekrar sil baştan ve neredeyse kaybedilen 1 ay süre. “Hemen eşyalarını alsın bir gün bile daha fazla kalmasına gerek yok” dedi. Karşı taraf zorlanırsınız diye ısrar etse de, annem çok net. “ Başağın erken doğum tehlikesi olmasa bu kadar sorun olmaz ama bize çok vakit kaybettirdiniz, birgün daha bizimle geçirmesine gerek yok” diyor. O sırada annemin kızgın-kırgınlığını anlamasamda Lara’nın gidişini takip eden günlerde annemi çok iyi anlıyorum.



Komando dadı filmindeki gibi bir dadı yok mu acep?


Bir yandan annem Efe Deniz ile başa çıkıyor (diş çıkarmak üzere olduğu için çok hırçın bu aralar), bir yandan ajans ajans gezip bakıcı arıyoruz –ki dolaşmam yasak olmasına rağmen başka seçeneğim yok-. Dolaşıp da olumlu sonuç alsak içim yanmayacak. Tecrübeli dediğimiz bakıcılar en az 700-800$ istiyorlar.Hatta daha önce çocuk hemşireliği yapmış ve iki çocuk bakmış olan bir tanesi 1.500 YTL bile istedi. Ve hatta bakıcı ilanları arasında üçüzlerine 3500 YTLye bakacak bakıcı arayan bir ailenin ilanına bile rastladım.Vah ki biz okumuş kesime vah. Tabi ki de çocuk bakmanın, hele ki başkasının çocuğunun sorumluğunu almanın çok zor bir meslek olduğunu kabul ediyorum, ama yıllarca okuyup,kendini geliştirmeye emek vermiş masterını da yamış ve işe başladığında bir bakıcının maaaşını bile karşılayamayacak ücrette çalışan pek çok arkadaşım var. Neyse bu tamamen bambaşka bir yazı konusu olacak kadar kapsamlı bir konu. Dönelim bakıcı arama maceralarımıza. 2 günde yaklaşık 30 kadar kadınla görüştük. 17 ile 55 arası değişen yaşlarda, değişik değişik tiplerde 30 kadın. Bu kadar seçenek arasında mutlaka birini bulmuş olduğumu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünküü çocuğuma-larıma, 40 yaşın üstünde ya da 16-32 dişi altın kaplama ya da upuzun kırmızı ojeleri olan ya da göğüs uçları ve popo çatalını gördüğüm ya da yanımda çocuğum olduğu halde çocuğa bir bakış bile atmayan ya da daha çocuğu görür görmez tükürüklerle öpmeye başlayan birine emanet etmek istemeyince 29 kişi baştan elendi ve geriye 1 seçenek kaldı. Onun çalıştığı ajansla ilgili edindiğim bilgi ise almış oldukları bir maaş komisyonun sadece 3 ay geçerli olduğu ve 3 ay sonra bakıcımız kaçarsa ya da giderse, yeni bir bakıcı için tekrar komisyon vermek zorunda kaldığımız yönündeydi –ki diğer ve güvenilir bir ajans bunu her seferinde komisyon almak için kasti yaptıklarını bile söyledi-.
Sonuç: 2 gün boyunca koca göbeğimle çıktığım merdivenler, baskından kılpayı kurtulduğumuz bir ajans ziyareti ve kafamın içinde dönen “ellerim bomboş” şarkısı. Umarım en kısa sürede hem düzenimizi kurmak, hem Efe Deniz’in alışabilmesi adına yeni bir abla buluruz.
Neyse gelelim yazının mutlu sonuna. Koşuşturmacalar, sıkınılar derken ritüeli bozup Efe Deniz 9 aylık yazısı yazamadım. İşte bu yüzden Efe Deniz 9,5 aylık oluverdi ben yazana kadar :)
En iyisi resimler konuşsun ben detay vereyim.Sanırım böylesi hem daha keyifli olacak hem de özleyenler bol bol resimlerine bakabilecekler. Ne kadar büyüdüğüne siz karar verin.

Önce uzun süredir hayatı bize zindan eden dişlerden bahsedeyim. Yukarda Efe Deniz'in elinde görmüş olduğunuz topun yarısı bu bücürün kendisi tarafından afiyetle yenmiştir. Dişleri o kadar kaşınıyor ki eline ne geçirse hemen kemirmeye başlıyor. Yaklaşık 1,5 aydır beklememize ve belirtileri olmasına rağmen şu üst dişler bir türlü gelemedi. Bu da azgınlık,huysuzluk,bizleri ısırmaya varana dek sonuçlar doğuruyor.



Alttaki iki minik diş ise herşeye yetiyor. Yukarda gördüğünüz üzere meyveleri ve iri yiyecekleri kendi tutarak yemek istiyor. Püre kıvamındaki mamaları artık iyice reddediyor. Biz ne yersek aynısından ve biz nasıl yersek aynı şekilde yemek istiyor. Bu sebeple plastik ya da bebek kaşıklarıyla yemek yedirmek iyice zorlaştı. Masada ne varsa köfte, makarna, çorba aynılarından yemek istiyor ve kendi için özel hazırlanmış yemekleri yemeyi reddediyor. Ramazanın favori yiyeceği güllaç oldu mesela...
Tutunarak ayağa kalkması atikleşti. Ve artık ellerini bırakıp gövdesi dayalıyken rahatlıkla ayakta durup sıralıyabiliyor. Biz emeklemeden yürüyecek herhalde diyorduk ki,bizi şaşırttı ve emeklemeye başladı bakınız aşağıdaki emekleme pozisyonları;





İlk başlarda oda içinde başlayan ufak ufak emekleme girişimleri gün geçtikçe ilerledi ve bir anda emekleme pozisyonuna geçmesi ile gözden kaybolması bir olmaya başlayan bir sürece doğru ilerledi.







kaybolduğunda ise artık bakacağımız noktaları biliyoruz :)









Yine 9. aya girmemize yakın bir dönemdir giyinme-soyunma, alt değiştirme bir savaş haline geldi. Kıyafetlerde bir şekilde öpücük..vs ile kandırıp galip biz olabilsek de ayakkabı konusunda hiç şansımız olmuyor...



































9.aya giriş oyunları,oyun oynamayı keşfediş ve sosyalleşme açısından da çok önemli bir dönem oldu. Artık kendi kendine oyun oynadığı süreler uzadı. Bununla beraber parktan birşey anlamayacağını düşünürken bir de ne göreyim bizimki neredeyse 2 saat boyunca parkta inanılmaz keyifli zaman geçirdi.























Parktaki oyuncaklar kadar etraftaki çocuklar da bir o kadar ilgisini çekti. Biz de fırsat buldukça Uras'la görüşmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Hatta belki yakında Yasemin'in bir arkadaşının oğlunun da katılımıyla 3 kişilik bir oyun grubu kurma planlarımız bile var. Anadolu yakasında oturup 9-15 ay arasındaki bebekleri de bekleriz :)





























Urasla 1 ay farkları olduğundan yakında daha iyi anlaşacaklar diye düşünüyoruz. İlk arkadaşı diyebileceğimiz "Ece" ise ekimde 2 yaşında olacağından bizimki ona pek arkadaşlık edemiyor. Ama Ece öyle tatlı bir kız ki gelip Efe Deniz'i "cici" diyerek sevmesi görülmeye değerdi :)

Benim oğlumla iletişimime gelince hala akşamdan akşama görüşüyoruz ama galiba benim annesi olduğumu ya da bir yakını olduğumu yavaş yavaş anlamaya başladı. En azından artık kırk yılda bir de olsa benim arkamdan da gitmeyeyim diye tepki verebiliyor. Beraber çekilmiş nadir pozlarımızdan biri aşağıda...






Hep Efe Deniz, hep Efe Deniz, Nehir'den ne haber diyorsanız. Kızımız 1500 gr'ma ulaştı (lütfen tak tak tak maaşallah diyiniz). 30. haftaya sorunsuz girdik. Kız bebeklerin ciğerleri daha çabuk gelişiyormuş o yüzden önmüzdeki 5 haftayı da atlatırsak biraz rahatlayacağız. Bu arada kızımız Efe Deniz'den bile hareketli. Karnım bir sağa bir sola oynayıp duruyor sürekli :) Tek üzüldüğüm nokta, hala kızımıza ait bir çöp dahi almış değiliz. Bizimkiler "hele bir 32.hafta bitsin de" deyip duruyorlar. Neyse 32ye az kaldı. Bu sefer hiç hamile halinin resmi yok diyen akrabalarımız için 3ümüzün birarada çekilmiş (yine nadir) pozlarından birini ekliyorum.


Bundan sonra daha sık yazabilmeyi umuyorum. Yazma şevki veren güzel yorumlarınızı bekliyorum...


glitter-graphics.co

26 Ağustos 2008 Salı

Rengarenk



Mutluluk küçük ayrıntılarda gizlidir...







glitter-graphics.com

19 Ağustos 2008 Salı

Huuu komşu komşu




Apartman ve site yaşamı sanırım yukarda duydyğumuz "huuu komşuuu"cümlesinin büyük şehirlerde ölmesine sebep oldu.
Oysa apartmanımıza taşınmamızı takip eden aylar içerisinde “ev alma komşu al” atasözümüzün ne kadar da anlamlı olduğunu üst kat komşularımız sayesinde hatırlamış bulunmuştum. Sabahın köründe bangır bangır müzik dinleyen, evde takunya benzeri terliklerle gezen ve olmadık saatlerde halı olmayan evlerini “gacurt gucurt” sesleri eşliğinde elektirkli süpürgeye süpüren bu insanımsı varlıklar, çok geçmeden ne kadar nezaket özürlü olduklarını da ekte yaşanan şu hadiseler sonrasında bizzat bizlere kanıtlamışlardır.
Hadise 1: Başak, yoğun kanama sonrası, bebeğinin hayata devam edebilmesi için dualar ederek, aldığı hormon haplarının da etkisiyle sersem bir şekilde yatmaktadır. Ama nedense kafasının içinde “bessa me moucho” şarkısı çalıp durmaktadır. Bu işte bir gariplik yok mudur? Elbette vardır. Şarkı sabahın 8 küsüründe kafasından değil üst kattan gelmektedir. “Ya sabır, ha bitti ha bitecek” derken, şarkılar ispanyolcadan,fransızcaya ve yunan şarkılarına dönüşmektedir. Kısa bir süre daha sabreden Başak, bir hışımla üst kata çıkıp zili çaldığında karşısında küstah, küstah olduğu kadar sevimsiz bir gençle karşılaşır(genç dediysem 27 ve üstü öyle 18 filan zannetmeyin). “Rahatsız olduğunu, olmasa bile yüksek sesle müzik dinlemenin bir zamanı olduğunu düzgün bir dille ifade edip, sesin kızılmasını rica ettiğinde aldığı cevap Başak’ın içinde “ah elimde bir balta olsaydı da şu adamın kafasına indirseydim” hissi yaratır. Cevap nokasına virgülüne dokunulmadan aynen şöyledir. “Sabah kaçta müzk dinleyeceğime sen mi karar vereceksin, hem dinlediğim şarkılar çok güzel...” Aklındaki balta hayaliyle”kibar bir şekilde özür dileyip sesi kısmanızı beklerdim, bu yaptığınız kabalık” diyerek, aklındaki diğer cümleleri içinde tutan Başak, “asıl siz terbiyesizsiniz bu saatte gelip kapıma dayanıyorsunuz” cevabıyla bir hışım eve dönüp balta aramaya başlar, ancak yazık ki evde hiç balta yoktur...
Hadise 2: Bu müzik sesini uygunsuz saatlerde açma olayı aylarca devam etti. Hatta bir gün Efe Deniz’in uykusundan uyanmasına bile sesbep oldu. Apartman girişinde bahsi geçen gencin babasıyla karşılaşan eşim yukardan gelen yüksek sesli müziğin bebeği rahatsız ettiğini söylediğinde ne cevap alsa beğenirsiniz “biz 2 ay sonra taşınıyoruz zaten...” Nasıl yani, siz iki ay sonra taşınıyorsunuz diye biz 2 ay daha bunu çekelim mi? Herhalde adamın yaşı itibariyle eşim, kibar davrandı yoksa ikinci bir baltalı saldırıya açık bir cümle...
Neyse ki, bu baş belası denebilecek aile tam çapraz karşımıza taşındı da bir süredir rahatız. Ama esas güzel olan bu gürültücü aileden muzdarip, bizim üstümüzün üstünde oturan Yasemin ve Atilla ile görüşmeye başlamamız oldu. Yasemin ve Atilla ile sık sık apartman giriş çıkışında, asansörde karşılaşıyor, hep görüşmek istiyor ama bir türlü fırsat bulamıyorduk. Yasemin benden tam 1 ay önce doğum yapmış ve Uras isminde dünya tatlısı bir oğlu olmuştu. Efe Deniz’in yaşıtı bir arkadaşı olacağı düşüncesi çok heyecanlıydı. Akşam üstü yukarı çıktık. Kapı açıldığında Efe Deniz de, Uras da babalarının kucaklarındaydılar ve uzun uzun birbirleriyle bakıştılar. Daha sonra kaynaşmaları için yere yan yana bıraktık ufaklıkları. 1 ay gerçekten de ne kadar değiştiriyor bebekleri. Yüzü tanımaya çalışan Uras her inceleme girişiminde bulunduğunda bizimki ağladı, biz güldük. Uras son sürat emekleyen, fena halde sıralayan maaşallah kıpır kıpır bir bebek. Bilirsiniz ben de hep Efe denzi’in hareketliliğinden bahsederim ama Efe Deniz, Uras’ın seriliği karşısında dondu kaldı diyebilirim. Beraber oynamaları için ortaya koyduğumuz oyuncakları, Uras eline alıp emekleyerek başka yerlere götürünce ve bizimki de emekleyip ulaşamayınca yine bastı yaygarayı. Yine de zaman zaman yan yana oturmaları, pencere storunun ipine iki uçtan saldırmaları, şaşkın şaşkın ve kaçamak bakışlar atmaları, o saflıkları çok güzel ve görümeye değerdi. Biz büyükler de bu hengamenin içinde sohbet edip birbirimizi daha yakından tanıma fırsatı bulduk ve çok keyifli bir akşamüstü geçirdik. Öyle ki tekrarı bu pazara :)
Bu arada Uras’ın da bir blogu var burdan sizlerle tanıştırmak isterim kendisini:
http://www.urasingunlugu.blogspot.com/
Pazar akşamı ise bir burukluk vardı içimde. Cuma günkü kontrolüm sonrası serviksin ,rahim kanalının 31.8 mm olması sebebiyle Sibel hanım, kesinlikle bir gün dahi çalışamayacağımı üzülerek bildirdi. En azında 1,5 ay sosyalleşebileceğimi düşünüyordum oysa ki. Pazartesi şirkete gittim. Tabii komik bir durumdu. Herkes “aaa aynı bıraktığımız gibisin” dediler. Hatta Nehir’den hiç haberleri olmamış bazı arkadaşlar , “nasıl yani, kaç ay geçti hala doğmadı mı?” diye hayrete düşerlerken, bazı arkadaşların gözlerinde “vah vah, bak doğum sonrası nasıl göbek kalmış” ifadesini açıkça gördüm :)
Gerekli açıklamalar, yasal prosedürler ve hasret gidermenin ardından şirketten ayrıldım.Bugün itibariyle Efe Deniz’in doğumu için almış olduğum 6 aylık ücretsiz iznim bitip sigortam başlarken 32. Haftaya kadar raporlu bir şekilde yatmaya devam edip, 32. Hafta itibariyle ise doğum iznine ayrılıyorum.
Herkes az kaldı diyip duruyor. Ama koskoca 14 hafta var daha önümde. Hele bir de yatarak geçince bu süre 14 hafta 14 ay gibi geliyor insana. Olsun hele bir o 14’ün 10 hastasını geçirelim de, ben razıyım böyle yatmaya.
Ne derler bilirsiniz “karpuz yata yata büyür”. Ben de çocuklarımı karpuz misali büyütüyorum desem yalan olmaz değil mi...


06 Ağustos 2008 Çarşamba

Dolu dolu 8 ay


5 ağustos itibariyle 8 ayı geride bıraktım.
Sonunda bu dünya denen yeri sevmeye başldım. Hem çok hareketli, hem de keşfedilecek bir sürü şey var. İşte bu yüzden beni uyutmaya kalktıklarında artık direniyorum. Neden gözlerimi kapatıp da bu eğlenceli keşiflerden mahrum kalayım ki?
Taklit yeteneğimi geliştirdim. Anneannemin öksürüğünü taklit etmeye bayılıyorum. Ben daha “öhö öhö” yapar yapmaz herkes hemen bana bakıyor. Gerçekten öksürmeyip numara yaptığım anlaşılınca da hemen “taklit etmek çok ayıptır” diyorlar ama nafile... Taklit yeteneğim bununla sınırlı değil tabi, bizimkilerin heycanlandıklarıda çıkardıkları “hii” gibi bir ses var onu da taklit ediyorum ama annem bunu yaptığım zamanlarda bana “kapı gıcırtısı gibi ses çıkardın” yine diyor. İyi birşey mi kötü birşey mi henüz çözemedim. Ayrıca kim eliyle bir yere vursa ben de vuruyorum, bana “gel gel” yapıklarında ben de yapıyorum.
Cümleler de daha bir anlamlı olmaya başladı hayatımda. “At emziğini”, “Çak”, “Çirkincik yap”, Dilini çıkar” gibi komutlara keyfim yerindeyse cevap veriyorum. Yok eşe dosta göstermelik söyleniyorsa bu cümleler sadece gülerek bakıyorum. Benim kullandığım kelimelere gelince henüz beklediklerini vermedim bizimkilere. Bilinçsizce “dede” diyorum ve bol bol “lay lay” ile ne anlama geldiğini çözemedikleri cümleler kurup kendimce konuşuyorum. Herşeyi bir anda beklemeyin canım,ben daha bebeğim.
Her türlü eşya ilgimi çekebiliyor. Ama mütevazi bir kişiliğim, son model bir arabadan aldığım keyfi bir karton kutudan da alabiliyorum. Salıncakta sallanmakta hoşuma gidiyor, yerde bulduğum bir naylon poşetle oyalanmakta. Baktılar ki oyuncak filan ilgimi çekmeye başladı, geçenlerde büyük temizlik yapıp tüm oyuncakları yıkadılar. Kurutma kısmında ise bu komik görüntü çıktı ortaya...
Mütevaziyim ama tarzım var. Gözlük takmaktan , değişik saç modelleri denemekten, günde en az 5-6 kere üst baş değiştirmekten, değişik tadları denemekten keyif alıyorum. Değişik tadlar demişken. 1 ağustos dedemin doğum günü ve dedemle anneannemin evlenme yıldönümüydü. Bunun şerefine dedemle kadeh tokuşturdum. Aslanın da sütü olduğunu bilmiyordum. Ama hainler masadaki çeşit çeşit mezeden bir tattırmadılar, bütün gece yalanıp durdum yanlarında :( Yemek yemek de çok keyifli birşey. Ağzını sımsıkı kapayıp açmadığın zaman herkes başına üşüşüp komik komik hareketler yapıyor. Sen de gülmek için ağzını açar açmaz tıkıveriyorlar kaşığı ağzına. Ama benim favorim “mandallı anneanne”yle yemek yemece... hem bırakın artık kendim yemek istiyorum diyorum anlamıyorlar. Ne zaman kaşığı yakalamak için hamle yapsam ya benim yüzüm gözüm mama oluyor ya da bana yedirenin. Oysa bakın ne kadar da kibar yiyorum bisküvimi.
Son zamanlarda beni “Nehir”e alışırmak için büyük çaba sarfediyorlar. Almışlar bir tane bebek “bak bu Nehir, cici kardeş” gibi laflarla beni kandıracaklar akılları sıra. Gözümden de anlamıyolarlar galiba, ben de o oyuncak bebeği kardeş zannedecek göz var mı? Tutup saçını çekiyorum, gözünü çıkarmaya çalışıyorum, bir de bakıyorum anlamlı anlamlı birbirlerine bakıyorlar. Huuu o oyuncak bebek ya, ne endişeleniyorsunuz kardeşime hiç öyle şey yapar mıyım...Asıl kızdığım konu son günlerde çıkan “arabanı güzel kullan bak kardeşinde kullanacak o arabayı” lafı . Siz misiniz bunu diyen tenteyi yamulttum, kenarının telini çıkardım. Bi duru di mi, daha kız doğmadan arabamıza göz dikti. Güle güle kullan Nehir’cim :)
Bir de bu ay en hoşuma giden şey ellerimden tuttuklarında adım ata ata istediğim yere doğru ilerleyebilmek oldu. Böylelikle daha fazla eşyaya uzanıp, dafa fazla muzurluk yapabiliyorum. Yakında kimsenin elini tutmadan yapabilirsem şu işi, işte o zaman görün siz beni (ve bizimkilerin perişan hallerini).
İşte koskoca bir temmuz ayı böyle geçti. Ağustos’da beni yeni süprizler bekliyor. Annemin işe dönüşü, Lara abla’nın benim ve Nehir için bizimle çalışmaya-yaşamaya başlaması, ve bakalım daha nelerrr neleerrrr....


PS: Bu yazının yazıldığı gün yani 6 haziran saat 20:30'da ilk kez "baba" dedim :)

03 Ağustos 2008 Pazar

Havuz arkadaşları


Sürekli yatmanın kolay birşey olduğunu düşünenler varsa yanılıyorlar. Hele insanın kendi evinde hiç kıpırdamadan yatması ne yazık ki pek mümkün olmuyor-olamıyor.hele ki benim gibi televizyondan pek hazzetmeyen biriyseniz. Telefon için, ortalıkta gördüğün bir gazete ya da dergiyi kaldırmak için,sehpanın kenarında seni acayip rahatsız eden bir toz için, sıkılıp bir kitap almak için, terlediğinden üstünü değiştirmek için,sıkıntıdan çook su içtiğinden hem ikide bir biten su şişeni doldurmak hem de tuvalete gitmek için defalarca kalkabiliyorsun.

Oysa annem ve Efe Deniz ile birlikte havuza gittiğimde yattığım yerden pek de kalmadığım gibi yemeğim yanımda, suyum yanımda, kitabım, oğlum herşey yanımda olduğundan tuvalet ihtiyacı dışında hep şezlongumda uzanarak geçiriyorum günü. (tek dezavantaj, o güzelim havuza karşıdan bakıp da girememek oluyor)

Havuza gitmek, su kuşu olan oğlumuz için de çok yararlı oluyor. Akşamüstü güneşinden faydalanıp D vitamini depoluyor, Fenerbahçe Kulübü tam burunda olduğundan sıcaktan hiç bunalmadan bir gün geçiriyor. Yüzme denemeleri yapıp fazla enejisini atıyor.Daha iştahlı yemek yiyip,daha rahat uyuyor ve en önemlisi sosyalleşiyor.
Daha şimdiden pek çok arkadaş edindi bile.

Bu arkadaşlardan ilki Arda(üç yaşına aylar kaldı). Arda da bizim gibi anne ve anneannesi ile geliyor havuza. Efe Deniz de hem Arda'ya hem annesi Aylin'e hem anneannesi Öznur teyzeye bayılıyor. Daha onları görür görmez gülücükler atmaya başlıyor. Birkaç sene sonra beraber fena azacaklarından korkmuyorum desem yalan olur.(Eminim aynı korku Aylinde de vardır :) )

Arda ile.



Sarp'a gelince geçenlerde annesine söylediği bir söz sarp ile Efe Deniz'in ilişkisini anlatmaya yeter de artar diye düşünüyorum.

Uzun süre yaşıtlarıyla (6 yaş grubu) oynadıktan sonra annesinin yanına giden Sarp aynen şöyle der: " ben gerçek dostum Efe Deniz'in yanına gidiyorum" :) Çok alem değil mi?

Sarp ile



Bir de Selim var ki ben ona cankurtaran Selim(6yaş) diyorum. Özellikle yemek zamanlarında birden bire Efe Deniz'in yanında bitip "ceeee" oyunu ile Efe Deniz'in ilgisini çekerek yemek yemesini sağlayan bir cankurtaran. Bu arada Efe Deniz saçını çekse bile sesini çıkarmayan, ve bu sayede saç çekmenin kötü birşey olduğunu "cici" yaparak kafasını sevmesini öğretebildiğim bir arkadaş Selim.


Selim ile



Yusuf'a gelince sanırım bebek konusunda en tecrübeli isim Yusuf. Daha ilk gün yanımıza gelip "7 aylık galiba?" dediğinde donup kalmıştım. Meğer Yusuf, yeğeni sebebiyle tecrübeliymiş :) Bu tecrübesi sebebiyle genelde Efe Deniz'i kucağına alıp dolaştırmak istiyor. Ama ben pimpirikli anne malesef Yusuf'un bu isteğini her seferinde reddetmek zorunda kalıyorum. Ama o yılmıyor. Bir de Yusuf'un en çok hoşuma giden yönü yaşıtı arkadaşları top oynamaya başladığında onlara dönüp "bebek var dikkatli" olun diye uyarması.

Yusuf ile



Ayşe Deniz ile bir kere karşılaştık ama ikisininde ismi Deniz ve aralarında 2 ay fark olunca hemen kaynaştılar.


Ayşe Deniz ile (benziyorlar değil mi?)



Bahsetmek istediğimiz birkaç arkadaşımız daha var ama fotoğraflarımız eksik. Tamamlayıp havuz arkadaşları kadromuzu tamamlamayı başka bir yazıya bırakıyorum.


Bitirmeden çocuklar arasındaki yaş farkı kaç olursa olsun, yan yana geldiklerindeki o enerji, o iletişim, o saflık keşke biz büyükler arasında da olabilse değil mi?






01 Ağustos 2008 Cuma

Anneanne sevgisi

Bir bebeğimiz olacağını söylediğimiz günü hatırlıyorum da, en yakınlarımızın gözleri dolmuş ve hatta pek çoğu sevinçten ağlamıştı. Pek tabii ki bu sulugözlü duygusal grubun içinde annem de vardı. Sorunlu geçen ayları atlatıp,bebeğin sağlıklı doğacağı güne kadar kimse bana bir çöp dahi aldırtmadı oğluma. E hal böyle olunca Efe Deniz’in tüm alışverişi son aylara hatta haftalara kaldı. Annemle aramızda geçen şu diyaloglar da bu alışveriş haftalarında yaşandı.


B: Anne bak bu tulum güzel. Anne? annee?
A: Başak ya, bak bu çok güzel değil mi? (elinde pembe cicili bicili bir kız elbisesi tutmaktadır)
B: Anne yaa... bizim oğlumuz olacak sen ikide bir gidip kız elbiselerine bakıyorsun “topitop” mu yapacaksın çocuğu.
A: Off tamam tamam....elindeki tulum güzelmiş...aaa şu pembe hırkaya bak...
B:???ya sabırrrr...
................................................................
A: Başak ya, acaba ben Efe Deniz’i çok sevebilecek miyim?
B: Aaaa, ne biçim bir soru bu böyle anne!!! Torunun o senin, seversin tabii.
A: Ama kız olsa bir başka olurdu.
B: Offf yine mi kız meslesi?
A: Ama ben ona böyle cicili bicili hırkalar örecektim, saçlarını iki yandan toplayacaktım...
B: Tamam anne ,tamam, kapatalım konuyu bak oğlan duyuyor içerden söylediklerini küsecek sana...
A: Tamam küsmesin onu da seveceğim.
....................................................................
A: Bak kızım şimdiden anlaşalım. Ben öyle uzun uzun bakamam oğlana. Hele kusarsa, ishal filan olursa siz halledersiniz.
B: Tamam annecim biliyorum sen böyle şeylere dayanamıyorsun miden kalkıyor, endişelenme hiç birini yapmak zorunda kalmayacaksın.
.........................................................................
A: Bak Efe Deniz’e neler aldım.
B: Aaaa çok güzel şeyler bunlar...Hööö anne bu ne?
A: Çok hoşuma gitti rengi cıvıl cıvıl, güzel değil mi?
B: Elimde fosforlu turuncu-pembe arası bir alt ile öylece donup kalmıştım.

Şimdi bu konuşmaları düşündüğümde çok gülüyorum. Eminim annem de zamanında nasıl böyle konuştuğuna inanamıyordur. Çünkü şu an Efe Deniz ve annem arasındaki aşk hiç birimizle yok.
E nasıl olmasın? Oğlan gözünü açıyor yanında anneannesi, hemen kalkıp kahvaltısını hazırlayan, altını değiştirip, bulaşmış kakaları temizleyen (ayy ben hayatta yapamam demesine rağmen elleri kolları her yanı kaka olsa da şikayet etmeden hem de),gezmelere götüren,onunla oyunlar oynayan, uyutan, günde 3-5 kere üstünü değiştiren, gece uyandığında onu sakinleştiren, her öğün farklı bir çeşit yemek yesin diye didinen hep anneannesi. Hal böyle olunca, oğlan anneanneyi “annesi” beni de komşu teyze zannetmeye başladı :). Şaka bir yana, annem yapmam dediği her şeyi ama herşeyi yapar oldu. İki dakika ayrı kalsa özlüyor,kaka,kusma gibi eylemlerinden hiç iğrenmediği gibi bununla dalga bile geçip bunları sevdiğini bile söyleyebiliyor. Efe Deniz de bu sonsuz sevgi içinde çıldırıp tüm işve ve cilvelerini anneanneye yapıyor.
İkisi arasındaki bu sonsuz aşkın kanıtları ise işte burada:

Esas komik olan ise son günlerde annemle aramızda geçen diyaloglar:
A: Başak ya, sence kızı da Efe Deniz kadar sevebilir miyim?
B: Hööö!!! Anne sen Efe Deniz doğmadan keşke kız olsaydı diyip duruyordun,unuttun galiba???
A: Öyle diyordum dii mi? Ama Efe Deniz çok tatlı, ben onsuz yapamam. Kız doğunca,o yine bizde de kalır değil mi?
B: Kalır tabii arada sırada...
A: Kalsın tabii,hem siz de rahat edersiniz canım sık sık kalsın :)
B: Anneeeee....
A: Tamam tamam, kızı da seveceğim çok... ama Efe Deniz çok başka ya....
Bu diaylog böyle uzuyor gidiyor. Şimdi Efe Deniz’e hamileyken yaptığımız diyaloglara rağmen annemin Efe Deniz’e olan aşkını görünce, kızı da ne kadar çok secveceğini az çok tahmin ediyorum.
Bazen soruyorlar “peki kıskanmıyor musun?” diye. İnsan canından bir parçanın, canının bir parçası olduğu biri tarafından sonsuz sevilmesini kıskanabilir mi?


31 Temmuz 2008 Perşembe

Nehir’imiz


Pazartesi günü Atıl Yüksel hocaya randevumuz vardı. Bizim için heyecanlı bir o kadar da korkutucu bir gündü. Ne de olsa bu hafta yapılan detaylı ultrason muayenesi ile bebekteki pek çok hastalık (kalp damar hastalıkları, down sendromu belirtileri yarık dudak, eksik-fazla parmak, iç organ anomalileri..vs) tespit edilebiliyordu. Kızımız bu muayeneden başarıyla çıktı (tak tak tak maaşallah diyelim). Ama annesi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Her ne kadar Atıl bey, şu an için endişe edecek birşey yok dese de o kadar iğneye,ve hormona rağmen rahim kanalı uzunluğu yine 34 mm’ye inmiş :(.
Neyse güzel şeylerden bahse devam...Sibel hanım’ın da söylediği gibi Nehir hanım Efe Deniz’den de hareketli. İşte bu yüzden bir türlü 3 boyutlu bir vesikalık vermedi bize. Tam çekecekken ya eliyle yüzünü kapadı, ya yan döndü, ya da sürekli kafasını sallayıp titrek görüntüler verdi bize. Utanmaz tüm bunların sonunda parmaklarını “V” yapıp bir de zafer işareti yolladı. Tüm bu kıpırdanmaları cd’de ama siz 2 boyutlu profili ile yetineceksiniz maalesef.
Kıpırdanmalar demişken, tabii bu harketliliğin bedeli bana yol, su ,elektrik olarak geri dönmeye başladı bile. Efe Deniz’de 30.haftada başlayan uyku bölünmeleri ve erkenden uyandırma darbeleri,kızımızın yerinde duramaması sebebiyle 22-23.haftada hayatımın-uyku hayatımın- tam da içine girmiş durumda. Aldığım “progesteron” hormonu bir şekilde ben de “uyku” yan etkisi yapıyor. Neyse ki Efe Deniz annemde kaldığından en azından bir de gece maması için kalkmak zorunda kalmıyorum. Yoksa herhalde tüm günü yaşayan bir ruh şeklinde geçirirdim. Bu arada bu anneannede kalmanın Efe Deniz ile annem arasında nasıl bir bağ yarattığı konusunu ise pek yakında paylaşacağım. Yeterince oturdum, Nehir hanımı kızdırmayayım da gidip biraz uzanayım...

15 Temmuz 2008 Salı

Keyifsiz günler

Hayatın insana neler getireceği hiç belli olmaz...
Kul kurar kader güler...
İşte son günlerde sıkça bu özlü sözler dönüp duruyor kafamın içinde.
Hayatta herşeyle karşılaşabiliyor insan, herşeye hazır olmak lazım ; dost kazığına, akraba ölümümlerine, kötü haberlere,kazık atanlara....hep en önemlisi sağlık diyorum kendi kendime. Diyorum ama kendime çok, hatta 2 kat daha çok dikkat etmem lazım artık...
2 hafta önce başladı tatsızlıklar hayatımızda. Eşimin yeğeninin Selçuk’da yapılacak nikahına gitmek için yola çıkacaktık. Gitmeden, her ihtimale karşı bir kontrol olayım diyerekten Sibel hanıma gittim. O kadar emindim ki, Nehir’imizin gayet keyfinin yerinde olduğundan ve bize sorun çıkarmayacağından.
“boyu gayet güzel, kemik yapısı iyi,gayet hareketli....hmmmm”
“hmmmm” mı? Hayırdır, diye geçirdim içimden hemen. Kötü bir haber alacağımı hissettiğim her zaman yaptığım gibi. “Rahim yolu çok kısalmış, hemen acile inip şu iğneyi olmalısın ve seyahat kesinlikle yasak olduğu gibi hareketlerini de biraz kısıtlamalısın Başak’cım. Haftaya bugün gel de tekrar bakalım.”
“Anlayamadım Sibel hanım, yani şimdi bu tam olarak ne demek?”
“Dikkat etmezsen, erken doğum tehlikesi demek”
“!!! Anlıyorum, tamam dikkat edeceğim” dediğim gibi acile indim.
Hayatımda kortizon olsun,antibiyotik olsun,ağrıkesici olsun çok iğne oldum ama böyle acı veren, yeri 3 gün boyunca zonk zonk zonklayan böyle bir iğne olmadım.”
Çarşamba günü, tekrar kontrole gittiğimde 35 cm’dem 59 cm’ye yükselen rahim kanalı içimi az da olsa rahatlamıştı...ama bu rahatlama kısa sürdü. Türlü sebebplerden keyifisiz geçen Çarşamba gecesi ve Perşembe gününden sonra biraz da canımın sıkkınlığı sebebiyle Cuma gündüz yavaş yavaş sancılarım artmaya başladı. Gece iyice artınca,sabahın köründe Sibel hanım’ın yanındaydık. Tekrar bir kısalma yaşanmıştı. Yine mi iğne diye korkulu gözlerle Sibel hanıma bakarken, şimdilik ilaç ve istirahat haftaya kadar sancılar geçmezse iğne ya da hastaneye yatış gerekebilir dedi...
Hayatta en önemli şey sağlık, diyorum içimden. Onun dışında her türlü zorluk aşılabilir, her kötü gün atlatılabilir. Ve mümkün olduğunca “kötü” dış uyaranlara kapatıyorum kendimi...
Tek üzüldüğüm o keyifli, hoplaya zıplaya dolaşan hamilelerden olamadım hiç. Bir de tabii 30-40 dakikalık yola bile gitmem yasakken yaz tatili hayalerimizin suya düşmesi.
Sıkkın hissedip, biraz duygusallaştığımda ise en büyük kurtarıcım yetişiyor imdadıma Efe Deniz’in o bir gülümseyişi.
İşte o zamanlar, tıpkı aşağıdaki pozu gibi gözlerimi kapatıp hayata dil çıkarıyorum...



08 Temmuz 2008 Salı

Efe Deniz’den Nehir’e cevap

Ohhh maaşallah, bizimki şekillendi de, içerden laf yetiştirmeye başladı bile. Zaten pabucum dama atılacak diye üç buçuk atıyorum, hanımefendi bir de içerden anneyle-babayı azarlıyor. Hadi baba neyse de, ne o öyle, anneyle konuşma “canım oğlum, cicim oğlum” muhabbetlerine müdehale etme... Kızım, ben senin yüzünden aylardır kendi yatağımda yatamıyorum naber? Hava sıcak, bizim ev güneye bakıyor, çok terliyip uyanıyor dediler, beni anneanneye sürgüne gönderdiler. Ben anlamıyor muyum sanki. Gece annem fırlayıp benim yanıma gelmesin, sen bir zarar görme diye yatağımızdan olduk. Ha, anneannemde olmak çok güzel ona birşey demeyeceğim ama sen de sanki ezilen tarafmışsın gibi, daha doğmadan çıkma tepemize. Bak sonra şımarık derler, kıskanç derler.
Bak bana, biraz yol yordam öğren. Hiç kıskançlık tribi yapıyor muyum. Hayır. Neden? Çünkü herşeyin bir yöntemi var. Arada sanki kazara ayağım üstüne düşmüş gibi yapıp annemin karnından kafana tekme atıyorum. Ya da tırmanmaya çalışıyormuş gibi üstüne çıkıyorum. Kimse de “vah vah kardeşi hissetti de böyle davranıyor” diyemiyor.
E diğer taraftan omzumdaki yük büyük. “Abi, olacaksın” dediler, heyecana gelip hemen iki diş çıkardım. (Seni daha iyi ısırabilmek için hehehe) Büyük çocuk sen olacaksın dediler, hemen ayaklanmaya kalktım (yanına gelip seni daha iyi mıncıklayabilmek için hehehe) İkiz gibi büyüyecekler dediler, işte o zaman yaygarayı bastım. Yok artık ne ikizi canım, bir yaş var aramızda, hem zaten neden kız oluyorsan. Bak babam bile efkarlanmaya başladı senin yüzünden. Benim durumum daha da vahim. Şöyle karşılıklı bir top oynayamayıp, bir güreşemeyip,iyice bir pataklayamayacağım gibi kafana birşey attığımda ya da saçını çektiğimde sen hemen viyaklamaya başlayınca suçlu duruma düşeceğim. Tüm bunlar yetmeyecekmiş gibi ilerde dışarı çıkmak için “aaaa ama abimle çıkacağım” diye beni kullanmayı aklından bile geçirme...
Şimdi, duydum ki, bir de ,ben erkenden geleceğim filan gibi bir havalara girmişsin. Benden sana abi nasihatı: kal içerde kalabildiğin kadar. Bak orada yediğin önünde yemediğin arkanda. Gaz derdi, uyku derdi..vs yok. Buraya geldiğin andan itibaren, yemek için iki yuvarlağa mahkumsun, üstelik her ağladığında ne demek istediğini anlamıyorlar,çok uzatırsan tıkıyorlar ağzına emziği. Hele babamız, dediğimiz adam, “gazı var” dediği an bittiğin an oluyor. Öyle bir “pat pat”lıyor ki sırtına, gazın yoksa bile ciğerlerin fırlamasın diye gaz yaratıp geğiriyorsun. Bir de uyku derdi var, illa yiyip,gazın çıktıktan sonra uyuyacaksın. Uymazsan türlü metod geliştirip seni uyutmanın bir yolunu buluyorlar. Hele bir de kustuğun zaman bir üst değiştirme seremonisi var ki hiç sorma. Yani iyisi mi kardeşim,sen annemin içinde olmanın tadını çıkar. Kadını da boşu boşuna üzme. Bana çaktırmamaya uğraşıyor ama şimdiden saçlarını nasıl toplayıp, giydireceği elbiseleri konuşuyor anneannemizle. Ohoo daha 20 küsür hafta var önünde. Hem bırak da ben de biraz bebekliğimi yaşayayım. Bir daha da öyle sert çıkışlar duymayayım anneye-babaya (hemen abi pozuna girdim). Bakma sen, ben de sana biraz sert konuşuyorsam seni sevdiğim senin iyiliğin için. Hadi bakiim uslu uslu büyümene bak içeride, getirtme beni oraya...



07 Temmuz 2008 Pazartesi

Nehir'den mesaj var

Hep Efe Deniz, hep Efe Deniz. Beni düşünen yok galiba :(
Sabah annem bir “günaydın” deyip, iki tepemi okşuyor sonra hep duyduğum: “Hadi uyku vakti oğlum, hadi yemek vakti oğlum, hoppala oğlum,canım oğlum,cicim oğlum,tatlı oğlum”. Oğlum da oğlum. Yeter ama artık!
Aaaaa ama bu kadar da çifte standart olmaz ki. Ben mi dedim size beni yapın diye. Yaparken iyiydi de şimdi ilgiye gelince niye pas geçiyorsunuz beni!Hem madem yaptınız, e o zaman bana da ilgi gösteceksiniz, ben mi öğreteceğim size bebek içerdeyken gelişir,içerdeyken hissetmeye, duymaya başlar diye? Hey anne, senin bunu benden iyi biliyor olman lazım. Zamanında abim içinden kaçmaya kalktığında “oğlum bak orada bir kordon var, ona sıkı sıkı tutun sakın bırakma” demeyi biliyormuşsun. Bu ne çifte standarttır ya. Abime canım cicim, bana günaydın ve iki okşama darbesi . Madem öyle işte böyle, ben de rahim kanalına yaklaşır, çıkışa doğru yol alırım, sen de popondan yersin, o 3 gün boyunca yeri zonk zonk zonklayan iğneyi. Sen misin benimle konuşmayan, hadi bakalım şimdi de konuşma, şimdi de “tatlı kızım hadi çık yukarı, daha gelmene çok zaman var, acele etme” deme de göreyim.
Ne o baba, annemle böyle konuşmam hoşuna gitti galiba, gülüyorsun. Hiç gülme boşuna, senin konuşmalarını da duyuyorum burdan, sana da iki çift lafım var.
Seni çifte standartcı seni, seni ayırımcı baba seniiii...
Efe Deniz’e gelince, yok kızlar eve gelirmişmiş de, yok gece barlara gidermiş de, yok çapkınlık yaparmış da,yok kız arkadaşlarıyla işve cilve..vs’miş de... eee niye o zaman annem “kız da gezer” ya da “kızın erkek arkadaşı” gibi bir cümle kullandığında “kız nereye gezer” ya da “ne erkek arkadaşı ya yok öyle erkek arkadaş filan” diyorsun?!? Ne yapacaksın turşumu mu kuracaksın? Hem sen annemle gezerken iyiydi di mi? “Ama ben başka,ben anneni seviyordum” diyorsun hemen. Eee beni de seven biri-birileri olamaz mı?
Baba, baba? İyi misin baba? Birileri derken aynı anda sevecekler demek istemedim... Hani farklı zamanlar.... baba? Ahhh birşey oluyor adama...
Hay allah, daha beter oldu. Ben en iyisi şimdilik kapatayım şu erkek arkadaş meselesini. Baksana daha doğmadan adamı kalp hastası yaptım. Erkek arkadaşlar diyince böyle oluyorsa, Efe Deniz ne yaparsa ben de yapabilmeliyim dersem adam kalpten gidecek.
Yok yok zor iş dünyaya gelmek, daha içerden idare edemedim dışarda ne yapacağım bakalım.... neyse vardır elbet bir yöntemi...
Babaaaa...iyi misin....



06 Temmuz 2008 Pazar

7 ayım doldu

7 aylık oldum



Aylar daha mı hızlı geçmeye başladı, yoksa yaz mevsimi mi böyle hissettiriyor bilemiyorum ama haziran ayı nasıl geçti, nasıl bitti anlamadım-anlamadık.

Koskoca bir ay geçer de bizim bıcır gelişmez mi :)

Bu ayın en "önemli olayı" diyebileceğim bir gelişme yaşamadık. Geçen ay yaşadığımız gelişmeler biraz daha belirginleşti diyebilirim.

7. ayın ilk günlerini yaşadığımız şu günlerde geçen ay yaşadıklarımızı kısaca şöyle özetleyebiliriz:

5 buçukuncu ayda çıkan ilk dişi altıncı aya girmeden çıkan ikinci diş takip edince Efe Deniz'in katı gıdalarla olan ilişkisi güçlendi. Özellikle makarnayla yaşadığı aşk seyredilmeye değer. Ağzına aldığı uzun makarnanın bir kısmını kemirdikten sonra kalanını öyle bir "hüppp" diye çekiyor ki Tarkan'ın şarkısına klip bile olabilir :)

Mmmm makarnaaaa!!!


Ve sanırım üst dişler yolda ki eline ne geçirirse hala dişlerini kaşımak için kullanıyor.

Bakınız şekil 1A.




Şekil 1A



Bu ay tam bir keşif ayı oldu. Herşey, ama gördüğü,duyduğu herşey ilgisini çeker oldu. Balkonda oturuken duyduğu kuş seslerini takip etmesi, aşağıdan geçen tanıdıklara gülümseyip heyecanlanması, renkli renksiz her nesneyi eline alıp önce sallayıp, sonra vurarak test etmesi ve tadına bakmaya çalışması bu ay iyice arttı.

Öyle ki hayatı böyle keşfetmeye başlaması gündüz uykularına direnmesine sebep oldu. Şekil 1B'deki resim su şişesiyle oynamak için uykuya direnip direnip en sonunda sarmaş dolaş uyuyakaldığında çekildi.



Bunlarla beraber en keyif aldığı şeylerden biri gölgesini yakalmaya çalışma oyunu.



Gördüğü oyuncaklara da duyarsız kalmayıp, amacına uygun olmasa da sıkılana kadar vakit geçirebiliyor.


Bu ayın en keyifli görüntüsü, Nehir için gittiğim doktor kontrolü sırasında balıkları keşfetmesi sırasında oldu. Akvaryumdaki balıklara bakıp dakikalarca kahkahalar attı durdu :)



Havuzdan çıkardığımızda mızmızlanacak kadar suya bayıldığı için balıklardan bu kadar hoşlanmasına hiç şaşırmadım.

Tüm bu güzel gelişmlerin arasında, kabızlık sorununu her türlü yönteme rağmen (sabah aç karnına içirilen bir kaşık zeytinyağı, kayısı ve incir ağırlıklı yiyecekler, bol sıvı(su) tükettirimi, ve hatta fitil ve hatta şurup) henüz çözemedik. Her ıkınma seansı kıpkırmızı bir surat ve yaşlı gözlerle son buluyor. Konuyla ilgili benzer tecrübe yaşayıp, çözüm bulan varsa acele yardım beklemekteyim :)

Yazıyı tatsız bir konuyla bitirmeyeyim.
Sanırım her bebeğin eninde sonunda bir koli,bir sepet..vs içinde bir resmi oluyor.
İşte bu da bizim bıcırın banyo yapmadan önce zaptedilme yöntemi :)


Ne işim var benim bu sepette...




29 Haziran 2008 Pazar

Su kuşu...

Daha doğduğu günden belliydi suyu sevdiği, seveceği . Ama 6 küsür aylık bir adamdan böylesi bir performans beklemiyordum. Buz gibi suya gözünü kırpmadan girmesi, dudakları titremesine rağmen çıkarmaya çalıştığımızda yaygarayı basması , ellerini ayaklarını çırparak ağzına burnuna yüzüne gözüne su kaçmasına rağmen ağlamadan suyun içinde kalması, aksine simidine koyduğumuzda yaygarayı basması lakaplarına bir yenisini eklememize sebep oldu : SU KUŞU :)



İşte konuşan foto'lar eşliğinde havuz maceramız :)





Bu şapkayı taktıklarında artık anlıyorum ki... HAVUZA GİDİYORUZZZ :)


Hemen mayomu giyip havuz kenarından suyun sıcaklığını kontrol ediyorum...


Başparmağımı bir daldırayım bakayım... hımm gayet güzel, tam yüzme kıvamında.



İşte giriyorum...





HARİKA !!!








Biraz yüzeyim,bakın ayaklarımdan çıkan dalgalara...




Bu da nereden çıktı şimdi?!? Çok sıkıcı ağlayacağım galiba...



Yüzünce insan acıkıyor :)




Biraz dinlenip,enerji toplayıp,tekrar havuza :)




Yarın yine gelicez, söz dii mi? bakın bozuşmayalım!!!






glitter-graphics.com

26 Haziran 2008 Perşembe

Efe Deniz Milli Takıma Başarılar Diler :)

19/6/2008





Yensen yenilsen kalbim hep senle...

Babalar günü süprizi


16/6/2008

Bizim iki bıcır düşündüler taşındılar babalarına manevi hediyeler vermeye karar verdiler.
Efe Deniz bunun için hararetli bir çalışmaya girdi.
Anneanne ve dede desteği ile önce eller boyandı...ama bir türlü açık bir şekilde el izi çıkartmayı başaramadık...


Aaa mama var ben niye burda bu kartonla oyalanıyorum...
Sonra gıdıklana gıdıklana ayaklar boyandı...
Yapma anneannene çok gıdıklanıyorum


Bastığım yerde iz bırakırım


Kısaca tam anlamıyla, tabiri caizse “el emeği,ayak nuru :)” bir çalışma ile aşağıdaki hediyeyi hazırladı..

İlk sanat eserim :)



İkinci bıcıra gelince;
O biraz sabırsız çıktı ve babasının, babalar gününü biraz erken kutlamak istedi.
Önce bir kutu içine hediyesini yerleştirdi ve üstüne de ekteki mektubu yerleştirdi.


Kutunun içinden ne mi çıktı ...

SÜPRİZZZ :)


Sadece babamıza değil bana da güzel bir süpriz oldu.

PS1: %40 kız diyenler öpüyorum yanaklarınızdan,
PS2: Çocuğuyla çocuk olup, kalbindeki duyguları sınırsızca paylaşan tüm babalar,


BABALAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN:)

Tahmin sonuçları ve... kazanan sonuç

14/6/2008

Valla hepinize teşekkür ederim. Aşağıda yazan tahminler neticesinde ;
Kullanılan tahmin sayısı :10
Erkek diyenler: 6
Kız diyenler: 4 kişi.

Yani tahminlere bakıldığında %60 erkek tahmini ağır basıyor.
Sonuç mu?
Belki yarın,belki yarından da yakın :)


9/6/2008 - :))
Yazan: www.damlabebek.blogspot.com hiç anlamam ben böyle şeylerden..hani büyükler bilir yok ekşi isterse canın kız tatlı isterse erkek falan. yoksa tam tersimiydi :)) o yüzden senin yazdıklarından tamamen bağımsız sadece hissederek ben erkek diyorum :))

9/6/2008 - www.nazlitopkaya.blogspot.com
Yazan: ilknur erik yediğine göre ye ekşiyi çıkar ayşeyi demişler bence kızzzzzzzzzz

9/6/2008 - :)
Yazan: Ahmet DAYI :) İçimden bi ses kız diyor başak ablacığım :) Bana malum olabilir korkun derim :)

10/6/2008 - kızımız geliyoooooooooooooooooooo
Yazan: Hale teyzen zaten gelinin olacak...eeeee bi de damat lazım dimi........... durum böle olunca her ikisinin tadını da tatmış olursunnnn.... teyzen gibi..hhhaaahhhahhahhahhhhaaaaaaaaaaaaaaaaa canım sağlık doğsun da ister kız ister erkek olsun............ yeterki sağlıklı ol ve havan yerinde olsun..................... içime kız olacak gibi doğuyooooooooooooooooo.................... HADİ HAYIRLISI...........


10/6/2008 - Mercimek, sağlıklı olsun sevgi dolu olsun!!! :o))
Yazan: Şennur teyze İster kız ister erkek olsun ama anneciği ve babacığı gibi tatlı olsun. Sevgili ağabeyi, ilk gözağrımız ailemizin en bıcırı, en fıstığı, Efe Deniz i üzmesin... Mercimek, Ece gibi geliyooooo bana

10/6/2008 - - _ -
Yazan: bekirmertoglum tatlı ye al hakkıyı - eşki ye al ayşeyi derler büyüklerimiz ama ben bekir mert de çok tatlı yerdim :(( benim içimden erkek geçdi. sağlıklı sıhatlı bir doğum yaparsın inşallah. kocaman öpdük.

11/6/2008 - hihooo
Yazan: canito ERKEK !!! NOT:Kazanana hediye yok mu???

12/6/2008 - selam
Yazan: annesininoglusu selam.yazılarınızda dediğiniz gibi sizinle arkadaş olmaya geldik.görüşmek dileğiyle... (bu arada bebek bence erkek)

13/6/2008 - Erkek
Yazan: Gülay Başakcım sen hamile oldugunu söylediğin andan beri erkek hissediyorum. Ama eskilerden şuna çok inanırım: Popo büyüdüyse kız, karın büyüyorsa erkek... Çek bir resmini 4 boyutlu, daha net tahmin yazayım :))))

13/6/2008 - :))
Yazan: alp erkekkkk....:))

Kız mı erkek mi?

Son birkaç haftadır herkesde aynı soru ; bebeğin cinsiyeti belli oldu mu?
Bu sorunun cevabını öğrenmemize çok az kaldı.
Ama öğrenene kadar bir tahmin oyunu oynayalım dedim :)
Ben size Efe Deniz'e hamileliğimde ve bu hamileliğimde neler yaşadığımı yazayım, sizler de tahmin edin.
Bakalım % kaç, kız?, %kaç, erkek? tahmin sonucu çıkacak ve hangi sonuç kazanacak :)
İşte ipucu sayılabilecek yaşananlar;
Efe Deniz'e hamileyken ilk üç ay et namına hiçbir şey yiyemedim ama hiç sevmeme rağmen bol bol sebze yedim. az miktarda bulantıyı, yoğun kanama geçirmiş olmam sebebiyle yattığımdan tuvaletlere koşturmadan atlattım.
İlk üç ay geçtikten sonra ise, bol bol kebap, (etsiz) çiğköfte ve mağnum tükettim durum :) Ve yine 13.hafta itiberiyle öyle enerjiktim ki,plasentamın aşağıda olması sebebiyle hareketlerim kısıtlanana kadar bol bol gezdim,çalıştım,yüzdüm,hopladım zıpladım..vs.
Gelelim bu süpriz mercimeğin durumuna. İlk üç ay yine et-köfte..vs yiyemediğim gibi tek yiyebildiğim yiyecek makarna ve haşlanmış patates idi. Hatta bu durum 12. hafta itibariyle bitemeyip 13-14. haftalara kadar sarktı. Bu dönemde sanki herşey kokuyordu. Bulantım ilkine kıyasla çok olmasına rağmen sadece 2 kere çıkardım. Bir de, ilk hamileliğimde birkaç kez yaşadığım korkunç başağrıları bu hamileliğimde sayamayacağım kadar sık ve çok yaşandı.
Şimdi ilk üç ayı geride bıraktık, hala sebzeler pek hoş gelmiyor ama ufak ufak et yemeye başladım. Favori yiyecek kategorim ise meyve :) Hatta erik :) Ama geçen seferki enerji patlaması durumuna 16.haftaya girmiş olmama rağmen henüz ulaşamadım. Sürekli bir uyku hali durumu var ki sormayın gitsin.
İşte böyle...
Şimdi sıra sizde... Söyleyin bakalım sizce kız mı? erkek mi?

Star olmak zor iş :)

6/6/2008

Efe Deniz star, şöförüyle gezintiye çıkmış, sakin bir gün yaşamaktadır ama birden bire o da nesi???


Hiiii paparazziler!!!




Arkadaşlar,indirin kameraları,bi müsade edin...



Bakın kızmaya başlıyorum ama...